|
VAROLUŞTAN SONSUZLUĞA
ALTERNATİF OLARAK ŞİFALI BİTKİLERDEN NASIL YARARLANILABİLİR
VİTAMİNLER - MİNERALLER - ENZİMLER AMİNOASİTLER NEDİR?
FAYDALARI NELERDİR?
ALTARNATİF OLARAK
ŞİFALI BİTKİLERLE VAROLUŞUNDAN-YAŞAMA
Bir besinin biyolojik değerinin yüksek olabilmesi için tüm
esansiyel aminoasitleri içermesi gerekir. Herhangi bir aminoasit
mevcut olmadığında protein biyosentezi sona erer oysa yeni
proteinler homeostazı sürdürmek için sürekli sentezlenmektedir.
Zorunlu olmayan (endojen) aminoasitler besinle yeterince
sağlanamazsa, ancak karbon ve azotun yeterli olduğu durumlarda
sentezlenebilirler. Eğer zorunlu aminoasitlerin (eksojen ) yokluğu
söz konusu ise, vücudun onları elde edebileceği tek yol doku
proteinlerini parçalamaktır. Örn;kas proteinlerini… bu durum bitki
genetikçilerini proteinlerde temel aminoasitleri yüksek düzeyde
bulundurun bitkileri geliştirmeye yönlendiren esas unsurdur.
Diğer aminoasitler eksojenlerden kolaylıkla yapılabilirler,
endojen aminoasitlerdir.
Azot Dengesi:İdrar.ter
ve gaitada atılan azot miktarı, tüketilen miktara eşit olduğunda
erişkinlerde azot dengesi söz konusudur. Azot gitişi, atılan azotun
üstündeyse “pozitif azot dengesi” vardır. Bu durum, büyüme,gebelik
veya yaralı dokuların onarıldığı iyileşme dönemlerinde gözlenir.
Azot girişi atılan azottan daha yoğunda ise “negatif azot dengesi”
gerçekleşir. Bu ise kötü beslenme, açlık ve çeşitli hastalıklar
arasında olur. Aynı zamanda yanıklar. Travma ve cerrahi işlemler de
negatif azot dengesi periyodu oluştururular.
Düzenli bir azot bilançosuna ulaşabilmek için
aminoasitlerin yeterli ölçüde alınması çok önemlidir.
Bitkilerde Aminoasitler
Bitkilerin bileşimi canlı organizmaların protein
gereksinimlerine büyük oranda cevap verebilmektedir.burada
organizmanın sağlıklı yaşaması için gereksinim duyulan esansiyel
aminoasitlerin yeterli miktarlarda sentezlenemediğini (dallanmış
yapılarından dolayı) hatırlamak gerekir. Esansiyel aminoasitlerin
yeterli miktarda sentezlenebilmesi bitkilerde ve mikroorganizmalarda
gerçekleşir.
Evet, çağımızın getirdiği hızlı ve düzensiz yaşam
şartlarında artık sağlıklı beslenme standardını oluşturabilmek için
aşırı çaba harcamak zorundayız ya da yaşam standardımız buna uygun
değilse çaresiz durumda değiliz. Vücudumuzun sağlıklı bir yaşam
için gereksinim duyduğu besin maddelerinin yeter miktarlarda ve
dengede alabilmesine yardımcı olacak bir tamamlayıcı besin maddesi
var artık modern çağın insanının yaşamında bitkisel mucizeler…
Vücudun besin maddelerindeki proteinlerden yararlanabilmesi
için sindirim sonrası oluşan aminoasit karışımında aminoasitlerin
birbirlerine göre belirli oranlarda bulunmaları gerekir. Besin
maddelerin çoğunda bulunan proteinler bu gereksimi
karşılayamadığından bu durum organizmada bir çok faktör tarafından
düzenlenmektedir. Doku proteinlerinin yıkımı ve yapımı süreklilik
gösteren bir olgudur ve aralarında sürekli bir dinamik eşitlik söz
konusudur. (homeostaz)
Esansiyel (eksojen) aminoasitler
Valin
Beyinde triprofan düzeyini azaltan etki gösterir. İzolösin
birlikte kullanılması önerilir. Diğer kaynakları jelatin, peynir,
fıstık , balık ve ayçiçeği tohumudur.
Lösin
Beyinde triprofan düzeyini azaltıcı etki gösterir.
İzolösinle aynı gıdalarda bulunur.
İzolösin
Beyinde triprofan düzeyini azaltıcı etki gösterir. Diğer
kaynakları peynir, yulaf, jelatin ve ayçiçeğidir.
Lösin ve İzolösin birlikte kronik yorgunlukla mücadelede
etkin rol oynarlar.ayrıca; metabolizmada gerçekleşen aksama
“dallanmış zincir hastalığı” olarak tanımlanan hastalığa neden olur.
Hastalık karakteristik bir kokusu olan idrarla kendini gösterir,
ölümle sonuçlanır.
Fenilalanin
Genetik ve metabolizma için önemli aminoasittir.
Fenilalanin troid bezi hormonları ve adrenal üretiminde
etkindir. Bu yüzden endorfin olarak bilinen doğal ağrı kesicilerinin
üretiminde kullanılır. Sırt ve eklem ağrılarından kaynaklanan inatçı
ağrılarda yardımcıdır.Doğal bir anti-depresif olarak da rol oynar.
Peynir, fıstık, badem ve yulaf diğer kaynaklarındandır.
Fenilalanin organizmada esansiyel olmayan tirozine
dönüşebilir, bu nedenle trözin besin maddelerinde yerini
Fenilalanine bırakabilir ama tersi gerçekleşmez. Fenilalanin
eksikliğinde genetik bir hastalık olan “fenilketonüri” oluşur;
kişilik bozuklukları ve psikiyatrik hastalık tablolarında etkisi
bulunmaktadır. Ortalama 104 doğumdan birinde bu hastalık açığa
çıkar, bu da toplumların %2 sinin bu hatalı geni taşıdığını
göstermektedir.
Metiyonin
Genetik ve metabolizma için önemli aminoasittir.
Metiyonin, organizmanın kükürt kaynağıdır. Protein sentezi
genellikle Metiyonin ile başlar. Saman nezlesi gibi alerjik
durumlarda savaşta, histamini azalttığı için etkilendiği
bulunmuştur. B Vitaminleri ile birlikte alınması etkinliğini
arttırır. Susam tohumu ve yulafta bulunmaktadır.
Tiriptofan
Hayvan organizmasında vitaminler,in sentezlenmesinde etkin
rol oynamaktadır. İnsan organizmasında ise vitamin eksikliğini geniş
ölçüde gidermektedir. Niasin vitamini bu aminoasitten
sentezlendiğinden besin maddeleri ile alınması gereken niasin
miktarını azaltır; bu gereksinim triptofanın niyasine dönüşme
miktarı ile ilgilidir. Triptofan verilerek “Pellegra hastalığı”
bulgularının başarı ile tedavi edilebildiği, 50 yıldan çok daha önce
gözlenmiştir.
Treonin
Treonin esansiyel aminoasitlerden tanınan ilkidir. Düşük
düzeyde Treonin depresyon kaynaklı bazı rahatsızlıklara neden
olduğu gözlenmiştir. Fıstık,badem,peynir, jelatin ve balık diğer
kaynaklarındandır.
Lizin
Herpes virüsünün semptomları ile mücadelede etkindir. Soğuk
nedeniyle oluşan çatlamalar ve genital virüslerle oluşan etkileri
yavaşlatır, onarıma yardım eder. Fasulye, mercimek brokoli ve
patates diğer kaynaklarındandır.
Diğer 9 aminoasit ise endojen aminoasitleridir.
Alanin
İnsan ve memeli hayvan metabolizmasında Alanin önemi bir
yer tutar. Öteki aminoasitlerin yapı formüllerini oluşturduğundan
biçimsel olarak diğer tüm aminoasitler için ana madde sayılır.
Çalışan iskelet kasları tarafından oldukça büyük miktarda verilir.
Ve karaciğer tarafından tüketilir. Düşük yağ içeren veya yüksek
protein içeren diyetlerde veya ihtiyaçtan fazla egzersiz yapan
kişilerde Alanin ihtiyacı artmaktadır. Benzer şekilde yeterli glikoz
üretimi için diyabetik hastalarda da ihtiyaç miktarı artmaktadır.
Jelatin kırmızı et, balık ayçiçeği tohumu, badem fıstık ve yulaf
kaynaklarındandır. Alanin içeren besin tamamlayıcıları
bulunmaktadır.
Arginin
Kas üzerinde geliştirici etkisi ile sporcular için önemli
bir kaynaktır.yüksek tansiyon, göz tansiyonu ve kan damarlarıyla
ilgili hastalıklarda olumlu etkileri olduğu tespit edilmiştir. Sperm
sayısı üzerinde etkisi vardır. Jelatin, fıstık, badem,kırmızı et,
balık, ve yulaf diğer kaynaklarıdır.
Histidin
Temel görevi histamin üretmektir. Dolayısıyla saman nezlesi
ve alerjisi bulunanların kullanması gerekir. İltihaplı eklem
romatizması bulunan kişilerde Histidin düzeyinin çok düşük olduğu
tespit edilmiştir. Jelatin, süt ürünleri, fıstık, ve ay çekirdeği
tohumunda bulunur.
Arginin ve histidin aminoasitlerinin bebekleri çabuk
büyümeleri için besin maddelerinde bulunmaları gerekmektedir. Bu
nedenle bebekler için esansiyel aminoasitlerden olup yetişkinler
için esansiyel aminoasitlerden değildirler ve yarı esansiyel
aminoasit olarak kabul edilebilirler.
Spartik Asit
Tüm hayvansal proteinlerde bulunabilmektedir. Metabolizmada
basit bir şekilde oluşabilen bir aminoasittir. Kırımızı kan hücresi
oluşumunda rol oynar.
Glutamik Asit
Yapısal olarak aspartik asite benzemektedir. Arginin ve
prolin glutamik asite dönüşür. Aminoasit metabolizması ağında düğüm
noktası olarak görülen glutamik asit üre oluşumunda rol oynar.
Kalsiyum kompleksi yapabilmekte de ve kan pıhtılaşmasında da rol
oynayabilmektedir. Tuzu glutamat olarak bilinir. Özellikle
kadınlarda folik asit üretiminde sorumludur. Çok yüksek oranlarda
bulunursa “epilepsi” (sara) hastalığına neden olabilir.
Glisin
Glisin ve glikon suda oldukça çözünen bir aminoasittir.
Birçok proteinde bulunmaz. Yapısal olarak en basit aminoasittir.(asimetrik
C atomu içermeyen tek aminoasittir.) glisilin artığının özellikle
küçük bir hacim gereksimi vardır ki üç yapıtlı boyutların oluşumunda
önemlidir; kollajenin yapısı üç heliks yapıda olup bu organın
sıklığı, her üç aminoasitten birinin Glisin artığı olmasıyla mümkün
olmaktadır. Glisin dışında diğer aminoasitler bu yapıya konum
bakımından yerleştirilemezler. Ayrıca vücuttan zehirli madde atma
metabolizmasına katılır. Özellikle böbreklerden ürik asit atılımına
etkilidir. Şizofreni şikayetlerde azalmayı sağlar.
Prolin
Halkalı yapıda aminoasittir. Proteinlerde sıklıkla
bulunabilmektedir. Glutamik asitin yıkımında (indirgenmesinden)
prolin açığa çıkar.prolin kollajenin yapısında bulunan
hidroksiprolinin de ana maddesidir. Histidin glutamin ve Arginin
gibi üre çevriminde etkindir.
B
ve C Vitaminleri ile birlikte kullanılmalıdır. Yara iyileşmesinde
olunlu etkileri vardır.
Serin
İnsanların aldığı yiyeceklerin çoğunda bol miktarda
bulunur, bu nedenle biyosentezi çok lüzumlu olmayabilir.. ancak
birçok bileşiğin biyosentezinde önemli rol oynadığı için önemi ve
vargılığında diğer aminoasitlerle oranı tartışılmaz.
Zihinsel fonksiyonlar üzerinde etkilidir. Özellikle 60
yaşın üzerinde sayı, isim ve liste hafızasının korunmasında rol
oynar. Bunun sebebi asetilkolin ve dopamin salımında etkili
olmasıdır.
Tirozin
İnsanlar esansiyel (eksojen) bir aminoasit olan
fenilalanini beslenme ile yeterli miktarda alırsa yeterli miktarda
tirozin sentez edebilirler. Tirozinin biyosentik olaylarda önemli
görevi vardır.
Tirozinden tiroksin ve melanin pigmentleri sentez edilir.
Tiroksin eskiden beri bilinen iyot içeren aromatik bir aminoasittir.
Tiroksin ve parçalanma ürünleri hormon (dopamin noradrenalin) etkisi
gösterirler ve iyot (I) bütçesi için önemlidirler.İyot bütçesi de
büyüme ve gelişme için zorunlu olan tiroit bezi hormonları için
etkindir.melanin biyosentezindeki bozukluklar deri saç ve gözlerde
pigmentlerin kaybolmasıyla karakterize edilen “Albbinizm”e neden
olur.
Sistein
Yüksek doz paraseromol kullanıldığında devreye girer. Ağır
metallerin vücutta birikimine engel olur.
Asparagin
Aspartik asit ile yakından ilişkili olan Asparagin, sinir
sitemi üzerinde ve denge oluşumunda etkilidir. Karaciğerde aminoasit
transformasyonunu (dönüşümünü) sağlar.
Glutamin
Aşırı alkol kullanımına bağlı mide tahribatını önler.
ENZİMLER
Enzimler hayatın anlamlarıdır. Metabolizmadaki kimyasal
dönüşümlerin tümünde enzimler etkin rol oynarlar. Canlı hücreler
tarafından yapılırlar ve hücre canlılığını yitirdikten sonra da
kazandıkları üç boyutlu yapılanma ile yaşama devam ederler, uzun
süre aktif kalırlar.
Enzimler olağanüstü spesifik biçimde etkiler. Enzimin
etkilediği madde veya maddeler karışımına enzimin substrat’ı denir
ve çok keskin bir substrat spesifiklikleri vardır. Enzimler
genellikle protein yapısındadırlar ve bu nedenle de protein yapısını
etkileyen her şey enzim aktivitesini etkiler. Örn; enzimler yüksek
sıcaklığa çok duyarlılık gösterir.
Bitkilerde Enzimler
Tarım ürünlerinin çoğu, enzimleri yıkan bir etken olmadıkça
enzim üreticidirler. Doğada yaşayan mikroorganizmalar da tüm canlı
varlıklar gibi enzim içerirler ve yaygın olarak bulunurlar ancak
ürünlerin yapısındaki enzimler daha farklı önem taşımaktadır. Bu
nedenle ürünün hasadından üretimine kadar geçen süreç içerisinde tüm
aşamalardaki enzimlerin rolü besinin değerlendirilmesinde önem arz
eder.enzimlerin aktivitesinin rollerine göre üretiminden sonra devam
ettirilmesi yada önlenmesi amaçlara göre değişkenlik gösterir. Örn;
enzimlerin aktivitesi, besin değerlerinin kaybolmasını sağlayabilir
yada yoğunlaşması gerekiyorsa korunması istenebilir.
Alkali Fosfataz
Molekül içi değişmeleri etkileyen izomerazlar sınıfına
giren enzimlerdendir. Karaciğerin çalışmasında etkindir. Enerji
üretimine bağlı olarak kaslarda oluşan metabolizmanın bir çıkmaz
sokağı laktatın büyük bir kısmının karaciğer glükoz oluşumu yönünde
kullanımı sağlayarak bu çıkmaz sokaktan faydalanır.
Bir diğer enzim grubu olan hidrolazlar, substrat’ın su
katılmasıyla bölünmesini sağlayan enzimlerdir.
Amilaz
Sindirim sisteminin en önemli enzimidir. Bu enzimler basit
glikozitlerin oligosakkaritlerin ve polisakkaritlerin hidrolizinde
etkindirler. Nişastanın parçalanmasından sorumludur, nişastadan
büyük oligosakkaritlerin ayırır.
Karboksipeptidaz
Polipeptid bağlarından serbest aminoasitlerin ayrılmasını
sağlayan bu enzimler, tüm bitkisel ve hayvansal dokularda ve kanda
bulunur.
Katalaz
Hemen hemen bütün hayvansal organizmalarda ve bitki
dokularında bulunurlar ve vücuda zararlı olan asitoksitler, hidrojen
peroksit gibi yapılardan su moleküllerine ayrışımı sağlar.
Selülaz
Selülozun hidrolizini sağlayan bu enzim, sindirim
sisteminin düzgün çalışmasında etkilidir. İnsan ve hayvanlarda
bulunmayan bu enzimin temini sebzelerden sağlanır.
Lipaz
Sindirim sisteminin düzenli çalışmasında etkin olan diğer
bir enzimdir, yağın parçalanmasından ve metabolizmadan sorumludur.
Sağlıklı insanın kan dolaşımında düşük oranda bulunur.
Kreatin Fosfokinaz
Kasların çalışmasında etkin olan enzimdir.kreatin, kasın
önemli bir yapıtaşı olup Arginin ve glisinden edilir.
Proteaz ve Fosfataz
Metabolizma işlevinde etkin olan diğer hidrolazlar sınıfından
enzimlerdir.
Nükleotidaz
Nükleik asitlerin oluşumunda etkinlik gösterirler. Nükleik
asitler, hayatın anahtar molekülü sayılırlar; genetik bilgileri
içerirler ve protein biyosentezine doğrudan katılırlar.
Bradikininaz
Bağışıklık sistemi üzerinde etkin olan enzimdir.Bradikinin
hormon etkisi gösteren madde-barsak sistemi(gastrointestinal kanal)
peptidlerdendir. Bradikinin çok etkin bir damar genişletici bir
maddedir ve dolayısıyla tansiyon düşürücüdür.. kanın pıhtılaşması
esnasında bradikin açığa çıkar.
VİTAMİNLER
Vitaminler, insan tarafından üretilmeyen ancak normal
hücrenin yaşamını sürdürebilmesi, büyümesi için gereksinim duyulan
ve eser miktarda alınarak bu etkinliği gösterebilen küçük
moleküllerdir. Enerji vermezler fakat enerji değişmesi besin
maddelerinin metabolizmasının düzenlenmesinde etkin olarak fonksiyon
gösterirler. Yaklaşık olarak 20 değişik vitamin bilinmektedir; her
birisinin ana metabolizmada spesifik fonksiyonu vardır ve bu
fonksiyon başkasıyla karşılanamaz. Önemli olan bir diğer husus da
vitaminlerin gereksinim ve etkilerinde birbirlerine bağımlılık
göstermeleridir.
Vitamin gereksinimlerini yaş cinsiyet ve başka değişik
nedenlere göre değişir. Ereklerin kadınlara göre daha fazla
vitaminlere gereksinimi vardır. Yaş faktörlerine göre vitamin
gereksiniminin değiştiğine dair güvenilir veriler yoktur, ancak
gereksiz ve yanlış tüketim, depolama gibi nedenlere bağlı
gereksinimin değiştiği düşünülmektedir. Stresli yaşam, alkol
kullanımı, hastalık gibi faktörlerde gereksinimi üzerinde
etkindirler.
Organizmanın yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi
için vitaminlerin gereksinim duyduğu miktarlarda alınması
zorunludur, yetersizliği ya da organizmada fazlaca birikimi önemli
boyutta sağlık problemlerine neden olur.
Vitamin Yetersizliği
Normal bir beslenme ile yaşamını sürdüren bir organizmada
vitamin yetersizliği söz konusu olamaz, bu sonuç daime tek türlü
beslenmenin bir sonucudur. Vitamin, besin maddelerinden gereksinim
duyulan miktarın sağlanması öncellikle kan dolaşımındaki miktarının
azalmasıyla başlar, hücredeki vitamin düzeyi düşer ve de kendisi ile
ilgili metabolik olaylar azalır ve bozulur. Bu etki ve yıkımlar
zaman içinde ve farklı sonuçlarla kendini gösterir, bu değişiklikler
organizmadaki unsurların vitaminlere olan hassasiyeti ile ilgilidir.
Vitamin Fazlalığı
Vitaminlerin faz<la miktarda vücutta depolanması da
metabolizmaya zarar verebilmektedir.örneğin; yağda çözünen A,E ve D
vitaminlerinden organizmanın gereksiniminden fazla alınırsa
karaciğerde depo edilir ve zamanla fazla miktarda A vitamini
karaciğeri yıkabilir.
Bitkilerde Vitaminler
Bitkilerde vitaminler ya oldukları gibi yada provitaminler
(ön vitamin) şeklinde bulunurlar. Provitaminler, metabolizmada
vitaminlere dönüştürülebilen organik birleşiklerdir.
Bitkiler, basit bileşenlerden yani uygun karbon, azot,
mineral ve enerji kaynaklarından ihtiyaç duyulan tüm maddeleri
sentezleyebilir ve böylece insan ve hayvanlar için vitamin kaynağı
olurlar. İnsanlar ve etle beslenen hayvanlar içinde ikinci bir
vitamin kaynağı hayvanların bazı organlarında depo edinen
vitaminlerin besin maddesi olarak alınmasıdır.(balık yağı, süt,
yumurta, karaciğer). İnsan organizmasında da vitamin depoları vardır
ancak eser miktarda etki gösteren vitaminler bir taraftan da
bozulurlar, bu nedenle besinlerle sürekli vitamin alınması gerekir.
Günümüzde tüm besin maddelerindeki vitamin miktarları
hakkında bilgimiz olduğu gibi, en önemli vitaminlerde teknik
yollardan sentetik olarak üretilebildiğinden ilaç şeklinde
istenildiği kadar vitamin almak elimizdedir.
Piyasada bu şekilde bir tek vitamini yada karışım halindeki bir çok
vitaminleri içeren bazı ilaçlar bulunmaktadır. Ancak bu noktada
içerdikleri vitamin miktarlarına ve de doğal alımla mukayese
edilmeyecek oranda değer kaybı olduğuna önemle dikkat çekilmelidir.
Çağımız bitki çağıdır. Muhtemelen bitkisel ürünlere
ilgimizin ana nedeni “önleyici tıbba” olan zorunlu yaklaşımıdır.
Modern çağın insanı artık yaşam tarzının ve beslenme şeklinin
hastalıkları önlemede etkin olduğu bilinmektedir. Sentetik
yaklaşımlardan tamamen uzak, çevre dostu bir yaşam tarzıyla
bitkilerin artan kabulü optimum sağlığın geliştirilmesinde önemli
bir yol oynayabilir.vitaminler bu değişen anlayıştan nasibini
almış,sentezlendikleri yegane kaynaklar olan bitkiler arasında, önem
kazandırma yönünde etkin bir rol oynamaya başlamışlardır.
Yağda çözünen Vitaminler
Bitkisel ve hayvansal yağlarda bulunan A,E;D ve K
vitaminleridir. Bileşimlerinde sadece karbon (C)hidrojen (H) ve
oksijen (O) vardır.ısı ve yükseltgenme işlemlerine bir kısmı
dayanıklı ise de bir kısmı çok duyarlıdır.
Bu vitaminlerin vücut kimyasındaki dengesi son derece
önemlidir. Eksiklikleri kadar fazla depolanmaları da ciddi klinik
tablolar oluşturur.
B Karoten (A Vitamini)
Bitkisel gıdalara da bulunan provitamin şeklidir.
Karaciğer, yağlı peynir, süt yağı, yumurta sarısı, deniz ürünleri,
ıspanak, havuç, kayısı, biber ve şeftali en ,iyi kaynaklarından olan
A vitamini turuncu renkli bir pigmenttir.
Bitki kimyasında zengin konsantrede bulunan B Karoten
provitamin şeklidir.karotenler antioksidan maddelerdir. Akciğer
,mide, yemek borusu, gırtlak be idrar kesesi gibi bir çok tümörün
oluşumunu engeller. Ayrıca bağışıklık sitemini uyarırlar ve
vücudumuzun savuma mekanizmasına yardımcı olurlar. Kaynaklarından
besin maddesi olarak alındığında , organizmada bağırsak çepelinden
emilirken ortadan bölünüp su katılmasıyla vitamin A şekline
dönüşürler. bu şekilde organizmaya giren A vitamini kan akımı ile
karaciğere gider ve orada nispeten büyük miktarda depo edilir. (0.2
– 2.0 mmol/G ) kanda az miktarda serbest halde dolaşabilmektedir.
Bu vitamin göz sağlığının korunmasında ve tedavisinin
sağlanmasında etkinlik göstermektedir. Göze zarar veren UV
ışınlarının tutulması ve diğer zarar veren etmenleri dezenfekte
etmesi zamanla gözlenir. Sadece birkaç damla suyla göz sakinleşir,
görme iyileşir ve stabilize edilir.
Gen ifadesi ve doku farklılaşmasını düzenleme üzerine de
etkili olan bir vitamindir. Dolayısıyla büyüme ve dokuların
sağlığını koruma ile ilgili hastalıkların oluşmasına karşın
organizmaya direnç kazandırmaktadır.
A Vitamini sürekli besim maddeleri ile alınmalıdır. Aksi
taktirde, organizmada eksikliği görülebilir ve başlangıçtaki
gereksinim karaciğerden sağlanabilinir. Ancak zamanla eksiklik düşük
kan düzeyleri ile kendini gösteriri, klinik problemlere yol açacak
şekilde sonuç verir. Görme fonksiyonu üzerindeki azalma “gece
körlüğü” (keratomalazi,kseroftalmi) oluşur ve daha sonra gözün
epitel dokusu üzerinde nasırlaşma başlar.bu hastalıktan dolayı A
vitaminine “epitel koruma vitamini” (axeroftol) adı verilir. Ayrıca
eksikliği tüberküloza ve diğer enfeksiyonlara karşı genel bir
dayanıksızlık doğurmaktadır. Hayvanlar üzerinde denemeler,
eksikliğinin büyümesinin durmasına neden olduğunu göstermiştir.
A Vitamini aşırı alınırsa toksiktir. Yağda çözünen
bileşiklerden olduğu için yağ doku ve bir çok hücrenin lipit
bileşenleri içinde bol miktarda depolanabilirler ve zamanla bu
ürünler toksisiteyi oluşturur. “A Vitamini toksisitesi”
uyuşuklu,karın ağrısı,baş ağrısı,aşırı terleme ve kolay kırılan
tırnaklara enden olur.
Tokoferol (Vitamin E)
Tokoferol E vitaminin en aktif şeklidir. E vitamini doğada
sadece bitkilerin bileşiminde bulunduğundan bitkisel gıdalar tek
kaynağıdır. Bitkisel yağlar, yumurta, çavdar, arpa ve fındık, ceviz
gibi kuruyemişlerden alınabilir.
Çiğ
ve işlem görmüş gıdalardaki düzeyi uygulanan işleme göre değişir.
Bitkilerde bulunan tokoferoller kimyasal yapı olarak
birbirlerine çok benzerler ve antioksidan maddelerdir. Bu özelliğin
en önemli fonksiyonu kolayca oksitlenebilir(tokokinon) olmalarıdır,
doymamış maddelerinin kendiliğinden oktidasyonunu önlerler.
Özellikle membran lipitlerinde bulunan yüksek ortanda doymamış yağ
asitlerinin peroksit oluşturmasını engelleyerek zararlı oluşumların
gerçekleşmesini önler.
E Vitamini A vitamininin emilmesini ve depolanmasını
kolaylaştırır.normal üreme fonksiyonu için gereklidir. Kas
bütünlüğünü sağlanmasında etkindir.
Organizma için gereksinim duyulan E vitamini miktarı
özellikle beslenme şekline bağlı olarak değişir. Doymamış yağ
asitleri ağırlıklı beslenme gereksinimini arttırmakta iken
selenyumca zengin beslenme gereksinimini kompanse eder. İnsan
organizmasındaki yetersizliği, kısırlık, düşük riskinde artma, kas
yoğunluğu, kas zayıflığı gibi rahatsızlıklara neden olabilir.
Suda Çözünen Vitaminler
Hayvansal veya bitkisel organizmaların sulu özütlerinde
bulunurlar.B Grubu vitaminleri ve C vitamini bu gruptadır. Suda
çözünen vitaminler yağda çözünmezler. Önemli bir kısmı;karbon (C)
hidrojen (H), oksijen (O) azot (N) ve kükürt (S) elementlerinden,
bir bölümü yalnız C,H ve O den oluşmuştur.
C Vitamini (Askorbik Asit)
Organizmanın en çok gereksinim duyduğu vitamindir, bunun
sebebi bilinmemektedir. Bu kadar önem arz etmesinin yanı sıra insan
vücudunun askorbik asit yapmaması ve de fazlasının vücutta
depolanamadan atılması gereksinimini karşılayabilmek için besin
maddesi olarak sürekli alınmasını gerektirir. Günlük alınamsı
gereken miktar, yaş, sosyo, ekonomik durum ve yaşam tarzına bağlı
olarak değişmektedir, rtalama olarak 40-60 mg alımı önerilmektedir.
Bitkisel kaynaklı yiyecekli zengin kaynaklıdır. Sebzeler
,lahana, domates, biber brokoli, ıspanak, pazı, maydanoz ve meyveler
hint kirazı, kuş burnu, çilek ve turunçgiller askorbik asit
içermektedirler. Hayvansal kaynaklı yiyecekler ise (böbrek ve anne
sütü hariç) vitaminden fakirdirler.
Askorbik asit A Vitamini gibi antioksidan bir vitamin
olmakla birlikte bağışıklık sistemi üzerine de etkin bir vitamindir.
Bağ dokunun başlıca yapısal proteine olan kolejenin üretiminde
etkindir, diş ve kemik yapısı başta olmak üzere tüm vücudumuz için
gerekli olan bir vitamindir. Bu nedenle de zedelenme ve yaralanmada
önemli işlevi vardır. Besin maddelerinin kullanımında (demir fosfat
gibi) önemli faktördür. Stresle mücadelede özellikle etkindir.
Askorbik asit bir çok fonksiyonda etkin rol oynadığından
yetersiz belirtileri spesifik olarak görülmektedir; halsizlik,iştah
kaybı, kemiklerde,kas ve eklemlerde ağrı, yaraların iyileşmesinde
gecikme gibi durumlar görülür. İleri derecede eksik,iğinde deri
altında ve kaslarda kanamalar, şişmeler olur, diş eti enfeksiyonları
ve dişlerin gevşemesi görülür. Saç folikülleri etrafında sertlikler
oluşur. Kolejen dokunun destek görememesinin sürekliliği, eskiden
deniz yolcularının korkulu rüyası olan “skorbüt” hastalığına neden
olur.
Tazelik değeri olan pişirilmemiş besinler ya da pişirilme
özelliklerine edilerek pişirilen besinlerde (yeter ısıda, kendi
suyuyla pişme) askorbik asit gibi ısıdan etkilenen vitaminler
değerinden fazla kaybetmeden korunabilir. Kaynatılan besinler
askorbik asitlerinin beşte dördüne kadar varan miktarlarını suya
vererek kaybederler. Sebze ve meyvelerde ise kesilmiş ve zedelenmiş
kısımlar hızla oksidasyona uğramaya başlarlar, bu nedenle mümkünse
kesmeden kullanım tercih edilmeli, kesildi ise de hemen sonra
yenmeli, uzun süre saklanmamalıdır.
Hayati fonksiyonlarda etkin rol oynayan bu vitaminin
korkunç tablolarına maruz kalınmaması için gıda sanayi sentetik
askorbik asit kullanımı ile zengin içecekler, besinler elde etmekte,
pek çok çeşidi insanlığın hizmetine sunmaktadır. Ancak burada doğal
kaynaklı vitaminlerle sentetik vitaminlerine aynı bileşimine de
aynı biyolojik faaliyete sahip olmadığını özenle hatırlatmak
gerekir.
Ve askorbik asit hiçbir kayba uğramayan özel bir bileşimle,
ilk günkü tazeliği ile insan metabozlimasına hayat veriyor.
B Grubu Vitaminleri ve Stres
Stres, çağımızın rahatsızlığı ve pek çok klinik tablonun da
nedeni hatta medeniyetin getirdiği bir çıkmaz sokaktır. Mücadele
için pek çok yöntem önerilmekte, bu alanda pek çok iş dalı
kurulmaktadır. Başaranlar ve başaramayanlar var elbette, strese
yenilip alkolizmin, sigaranın kölesi olanlar ve kaçınılmaz son
ölümcül hastalıklara yakalananlar… Peki, doğadan uzak standart yaşam
tarzının ve doğadan uzak beslenme alışkanlıklarımızın hediyesi olan
stres gerçekten hayatımızın çıkmaz sokağı mıdır ?
İşte stresle mücadelede askorbik aside destek veren bir
diğer güçlü vitamin grubu… Bir arada ve düzenli beslenme
alışkanlığımız halini aldığında yaşamı tamamlanması gereken bir
görev halinden çıkarıp, bir senfoni haline getirmemize yardımcı olan
büyük güçlerdir. Bireysel olarak artı etkilerini de
oluşturduklarında fiziksel ve ruhsal sağlığımızı koruma yolunda
önemle destek verirler.
Tiamin (Vitamin B)
B1 vitamini hayvansal ve bitkisel her ikisinden de, kısmen
serbest kısmen birleşmiş olarak kompleks halde bulunurlar. Bütün
tahıl ürünlerinde, kuru baklagillerde, fındık, fıstık, ceviz gibi
yağlı tohumlarda,yürek, böbrek, karaciğer gibi sakatatlarda bulunur.
Vitamine olan gereksinim bütün yaş grupları için alınan besin kalori
miktarı (enerji) ve karbonhidtar ile doğru orantılıdır. Genel olarak
erişkinlerde günde 1 mg’ın altında alınmalıdır.
Sinir sistemi sağlığında önemli rol oynar, yetersizliğinde
sinir sistemi fonksiyonları bozulur. Kas hücrelerinin
fonksiyonlarını yerine getirebilmeleri için gereken enerji
sağlanmalıdır, aksi taktide sindirim ve diğer işlemler yerine
getirilemez. Yetersizliğin de mide-bağırsak kanalında (gastro
intesinal kanalda ) bozukluklar, ülser problemleri bunun sonucunda
da dilde ve dudaklarda acı, depresyon ve sinirlilik görülür. Kalp ve
öteki dokularda ödem oluşur, kalp yetmezliği ve çarpıntılar oluşur.
İleri derecede de eksikliği, el ve ayaklarda sancı, karıncalanma,
desteksiz oturup kalkamama gibi belirtiler oluşur, bu hastalık “beri
beri hastalığıdır.
Riboflavin (Vitamin B2)
Proteince de zengin kaynaklarda, (karaciğer ,böbrek), süt
ve ürünlerinde (peynir, yoğurt) ve de yumurta ,kuru baklagiller,
yeşil yapraklı sebzeler ve bira mayasında bulunmaktadır. Riboflavin
için günlük önerilen miktar yetişkinler için 1.2-1.7 mg’dır.
Vitamine duyulan gereksinim alınan enerji ve proteinle orantılıdır.
Riboflavin en iyi şekilde pridoksin (B6),C vitamini ve niasinle
birlikte çalışır.
Temel fonksiyonu, diğer maddelerle karbonhidratın, yağların
ve proteinlerin enerji üretimi için etkin rol oynamasıdır.
Antioksidan özelliğe sahiptir. Göz ve cilt sağlığını korumada
etkindir. Yetersizliğinde, kolajen üretiminin sürekliliği
bozulur,derinin yıkımı başlar; yüzde dudakta
kurumalar,çatlamalar,göz kenarında yaralanmalar,iltihaplanmalar
görülür.
Niasin (B3 Vitamini)
Bitki ve hayvan dokularında yaygın olarak bulunur, kalın
bağırsaklarda üretilseler de kullanılamazlar. Yer fıstığı, patates,
çikolata ve kahve zengin kaynaklarındandır. Esansiyel
aminoasitlerden olan Triptofan dan oluşturulabilir. Triptofanca
eksik beslenme sonucunda vitaminin yetersizliği oluşabilir. Enerji
üretiminde etkin rol oynar. Isıya dirençli olduğundan besinler
pişirildiğinde yıkıma uğramaz. Yetişkinler için günlük ortalama
gereksinim 20 mg kadardır.
İnsanlarda niasin yetersizliği,deride, sinir ve sindirim
sisteminde değişmelere neden olur. Deride güneş gören bölgeler daha
etkin olarak değişir,sinir sistemindeki değişme ise ishal (diyare)
sonuçları ile kendini gösterir. Bu oluşumlar “pelegra hastalığı”
olarak tanımlanır. Büyüme çağında önem arz eder, eksikliğinde
çocuklarda büyüme durur.
Pantotenik Asit (Vitamin B5)
Vitamin B5 birçok hayvansal ve bitkisel besinlerinde
bulunduğundan Pantotenik asit adını almıştır. Yeşil yapraklı
bitkiler bu vitamini üreterek tohumlarında depolar, tüm tahıllarda
bulunur. Pantotenik asit diğer B vitaminleri gibi kendi başına
fonksiyon yapmaz
Organizmanın ve derinin gelişmesi, hastalıklardan korunması
gibi metabolik fonksiyonlarda rolü vardır. Gereksinim miktarı
yetişkinler için 5-10 mg önerilmektedir. Ancak besin maddelerinin
işlenmesi sırasında ısı etkisi ile önemli bir miktarı kaybolduğundan
daha fazla miktarda alım önerilmektedir. Bütün besin maddelerinde
bulunduğu için yetersizliğine de pek rastlanmamaktadır.deneysel
yetersizliği çalışmalarında , mide bulantısı kusma,kas kasılmaları
görülmüştür. Daha ileri safhalarda hafıza kaybı ve ayaklarda
karıncalanmalar, deride ve saç dersisinde değişikler saptanmıştır.
Pridoksin (B6 Vitamini)
Avrupa’da daha çok “Adermin olarak bilinir” vitamin B6’nın
3 şekli vardır; pridoksin,pridoksal, pridoksamin formudur.günlük
gereksinim yetişkinler için 2 mg kadardır. Besin maddelerinde yaygın
olarak bulunmaktadır. En zengin kaynakları balık, sakatatlar
(karaciğer,böbrek) patates, erik, kuru üzüm,avakado, mayalı hamur ve
muzda bulunur. İnsanda vitamin yetersizliği görülebilmekte ancak
tipik bir rahatsızlığa neden olmamaktadır.ısı ve ışıktan etkilendiği
için, besin maddeleri pişirilirken önemli derecede kayba
uğramaktadır. Bu nedenle gereksiniminden fazla alımı gerekmektedir.
Yetersizliğinde sinir sisteminde bozukluklar, deride, gözde ve
ağızda iltihaplanmalar görülür. Ayrıca, erkeklerde kolesterol
artmasına ve damar tıkanıklığına neden olur.
Folik Asit (B9 Vitamini)
B2 Vitaminin kompleksinin bir komponentidir.hayvan
organizmalarında ve özellikle yeşil yapraklı sebzelerde bulunur.
Folik asit Amerika Birleşik devletlerinde hem erekler, hem
kadınlar arasında bir numaralı ölüm nedeni olan kalp hastalığı için,
vücutta bulunan bir aminoasit olan hemosistenin normal düzeylerini
korumaya yardım ederek önler. Harward Tıp Fakültesinde yürütülen bir
çalışmaya göre, az miktarda yükselmiş hemosistenim düzeylerine sahip
erkekler, daha düşük düzeylere göre kalp krizi geçirmeye 3 kez daha
yakındır. Folik asit açısından zengin bir besinle beslenmek kalp
krizi geçirme riskimiz olmasa bile önlem alma açısından akıllıca
olacaktır.
Folik asit mikroorganizmalar için büyüme maddesi olarak
keşfedilmiştir. Hücrede önemli metabolik olaylarda rol alır. Kemik
iliğinde eritrosit ve lökositlerin oluşumu ve olgunlaşmasında
etkindir. Yetersizliğinde kırmızı kan hücreleri olumsuz yönde
etkilenir ve bir tip anemiye “leggaloblastik anemi” neden olur
ısıdan ve ışıktan etkilenen vitamin besinlerin yanlış saklanması ve
hazırlanmasından, tekrarlanan ısıtma işlemlerinden etkilenerek büyük
miktarlarda kayıplara uğrar halsizlik, nefes darlığı,ciltte soluk
renk spesifik olmayan belirtilerindendir. Bu belirtiler B12
yetersizliğinden kaynaklanan anemi sonucunda da oluşan
belirtilerdir.
Kobolamin (Vitamin B12)
Diğer vitaminlerden en büyük farkı kobalt minareli
içermesindir. En iyi kaynakları hayvan ve organlarıdır (karaciğer,
böbrek,vs.). balık süt ve ürünleri, yumurta diğer vitamince zengin
yiyeceklerdir. Bitkisel gıdalarda çok nadir bulunabilir, örneğin en
iyi kaynağı alglerdir.ancak bu bitkilerden elde edinen vitamin
biyolojik yararlığı tartışmalıdır. Bu noktada vitamin yararlanırına
dikkat çekilmelidir.
Vitamin vücutta önemli rol oynar. Kan hücrelerinin
(hemoglobin) oluşumu ve olgunlaşmasında, bazı temel metabolik
olaylarda (protein ve yağın metabolize olması gibi) ve de sindirim
ve sinir sisteminin sağlıklı yaşamı için son derece önemlidir.
Kobalamin gereksinimi normal erişkinlerde 2-3 ug
kadardır.hiçbir hayvansal yiyecek almayan vejeteryanlar başta olmak
üzere insanlarda eksikliğine rastlanmaktadır.bu önemli vitaminin
eksikliği bütün yaşlılarda şiddetli zihinsel güçlüğe neden olduğu
için kısa süre önce “beyin vitamini” olarak anılmaya başlandı.
Gerçekte 60 yaşın üzerindekilerin %10 unun bu vitamin düzeyleri
düşüktür ve sonuçlar yıkıcı olabilir. Yetersizliği ile bir tip
anemi de oluşmaktadır, “persnisiyöz anemi” halsizlik, nefes darlığı
solgun cilt, çarpıntı, bacaklarda duyu azalması, uyuşma, ağrılar
belirtilerindendir. Sindirim sistemi hastalıklarına da neden
olabilmektedir. Ayrıca yetersizliği santral sindirim sistemini
olumsuz yönde etkilemektedir, bazı nörolojik bozuklukların oluşumuna
neden olduğu saptanmıştır.
Psodovitaminler (vitamin Gibi Olan Maddeler)
Çeşitli besin maddelerinde bulunan, bazı özellikleri ile
vitaminler grubuna giren bazı özellikleri ile de vitamin değildir
denilen, özel olarak tüketilmeyen ancak yetersizliklerine bazı
rahatsızlıkların oluşumunda faktör olan maddedir.Kolin (Lipotropik
Faktör), bioflavanoidler, koenzim Q bu gruptan birkaç tanesidir.
Kolin B vitamini komplekslerinde bulunmaktadır. Hayvan ve
bitki dokularında dağılmış olarak bulunur. Deney hayvanlarından
kolin yetmezliği,karaciğer yağlanma ve siroz ile sonuçlanmıştır.
Aminoasit metabolizması enerji üretimi ve kasları geliştirmede
kullanılır. Asetil-kolin formu özellikle sinir sitemi üzerinde
etkilidir.
B Grubu vitaminleri
Kobalamin (B12) vitamini sinir sisteminin sağlığı için
olmazsa olmaz olan ve diğer pek çok önemli fonksiyonu olan
vitaminlerin bulunması önemini artırmaktadır. Bu vitaminlerin
organizma yararlı kullanımı kalitelerine ve de bir arada dengede
bulunmalarına bağlıdır. Dengelerinin yanı sıra bitkinin
metabolizmaya kazandırdıkları ile biyolojik zararlı kullanımının
sağlanması insanoğlunun yaşam senfonisinde, özellikle de kendi yaşam
standartlarımızı düşündüğümüzde ne derecede etkilidir? Derlediğimiz
bilgilerin eşliğinde düşünmek gerekir.
MİNERALLER (ORGANİK ELEMENTLER VE TUZLARI)
Sağlıklı bir yaşam için bazı anorganik element ve iyonların
belirli miktarlarda bulunması gereklidir.zorunlu olan ve düzenli
bir şekilde tüketilmesi gereken otuz kadar mineral ve kimyasal madde
vardır. Bunların bir çoğu birlikte çalışır ve işlevlerini yerine
getirmek için birbirine bağımlıdırlar.
Minareler, biyolojik değerlenmeye göre; asal elementler ve
istenmeyen veya son derece zararlı olan elementler olarak
ayrılırlar.asal elementler organizma tarafından çok miktarda
gereksinmesi duyulan, enzim-hormon vitaminlerinin bileşenleri olarak
bulunan dirimlik faktörlerdir.Organizmada emilim ,sindirim ve bazı
metabolik fonksiyonlarda önemli rol oynar. Kemikler ve dişlerin
oluşumunda etkindirler. Vücuda zararlı olan elementlerde başta
kurşun ve cıva olmak üzere bir dizi elementlerdir, radyoaktif
elementlerde bu sınıftadır.
Mineraller insan vücudunda bulundukları miktarlara göre de
“makro ve mikro” elementler olarak sınıflandırırlar. İnsan vücudunda
en fazla oksijen bulunmaktadır, bu durum vücudum 2/3 sinin sudan
ibaret olmasından ileri gelmektedir dolayısıyla hidrojen yüzdesi de
yüksektir. Azot vücutta serbest halde bulunan diğer elementtir.
Karbon ve azot fazlalığı da organizma dokularının temel olarak
oluşumunu sağlamalarından gelmektedir.
İnsan organizmasında Mineral Bütçesinin Önemi
Mineraller beslenmenin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bunlardan
her birinin görevi bir diğerininki ile ilgilidir. Örneğin kemik ve
dişlerin oluşumunda kalsiyum, fosforun arasında belirgin bir ilişki
vardır. Bakır demirin kullanmasını katalizler ve kan oluşumunda
kobalt her ikisinide etkiler.
Minarelerin organizmadaki bütçeleri önemli bir nokta da
diğer maddelerden faklılık göstermektedir; Proteinler,
Karbonhidratlar ve yağların aksine mineraller organizmada ne
üretilirler nede tüketilirler. Besinler ile alınması ancak kaba
sınırlar içinde ayarlanabilinir. Bununla beraber boşaltım işlevinin
düzenleyici etkisiyle birlikte vücut sıvılarındaki konsantrasyonları
ayarlayabilmekte ve bir “iç ortam” oluşturabilmektedirler. Bu durum
bile insanlarda mineral bütçesindeki bozuklukların (elektrolit
bütçesi bozuklukları) görülmesini engelleyemez.
Kalsiyum
Besinlerde çok az bulunan kalsiyumun başlıca kaynakları süt
ve süt ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler, tahıllar,
yumurta,portakal, limon ve balıktır.fakat bazı sebzelerde olduğu
gibi çözünmeyen tuzları halinde bulunan kalsiyumun tamamının
metabolizma tarafından emilimi gerçekleşmez
Oysa element vücudumuzun en fazla gereksinim duyduğu
elementlerdir. Yeşillikler için günlük gereksinim 800-1000 mg
kadardır. Kalsiyumun ortalama %99 dişlerdedir. Diğer bir mineral
fosforun %80 ide kemik ve dişlerdedir. Kemik ve dişlerde kalsiyum
fosfat depo edilmektedir ve bunun gelişimiyle kemik kristalleri
meydana gelir.kalsiyum sinir sistemindeki iletişiminde ve kasların
uyarılmasında büyük rol oynamaktadır, bu nedenle kandaki düzeyi
belirli düzeyde tutulmalıdır. Bu düzeyin altında ;solunum kasları da
dahil tüm kaslarda kasılmalar, kramplar ve ölüm oluşur. Bu düzeyin
üzerine çıkıldığında ise beyin fonksiyonlarının azalması, koma ve
ölüm gerçekleşir. Ayrıca kalsiyum kanın pıhtılaşmasında yardımcı
madde olarak işlem yapar, hücre çeperindeki sıvı geçişinde ve bazı
enzim aktivasyonlarında önemli rol oynar.
Uzun süreli kalsiyum eksikliğinde saç dökülmesine diş ve
kemik hastalıklarına (raşitizm, osteoporoz) rastlanmaktadır.
Kalsiyum vücudumuzun mimarisinin vazgeçilmez unsurudur.
Fosfor
Besin maddelerinde yaygın olarak bulunabilen bu mineralin
başlıca kaynakları süt ve süt ürünleri, yağsız et, proteinden zengin
kaynaklar, kuru baklagiller, tahıllar, balık ve tavuktur. Bitkisel
kaynaklı besin maddelerinde mineralin biyolojik olarak yararlanımı
azalır, çinko, demir, kalsiyum gibi minerallerle bağlanır.
Yetişkin insanlar için gereksinim duyulan miktar kalsiyumla
aynı olup 800-1000 mg kadardır. Bu iki mineralin kaynakları aynıdır
ve kalsiyum yeter miktarda alındığında fosfor gereksinimini de
karşılamış olur. Vücuttaki %80-90’ı kemik ve diş yapısında
kalsiyumla beraber etkinlik gösterir. Ayrıca mineral, hücre yapısı
ve fonksiyonlarında, enerji üretiminde, dokuların kendini
yenilemesinde rol oynamaktadır.
Mineralin yetersizliği normal bir beslenmede pek görülmez.
Ancak bazı rahatsızlıklarda fonksiyonelliğini yitirmektedir;
mide-bağırsak kanalındaki bir rahatsızlık mineralin emilimini
düşürmekte, kemik hastalıklarında (raşitizm, osteopoz) da kalsiyumla
oranı değişmektedir.
Vücudum makro düzeyde gereksin,im duyduğu bu elementleri,
önem taşıyan birbiri ile orantılı alımı ve bağırsaktan maksimum
emilimine destek verebilmektedir.
Magnezyum
Bir çok besin maddesinde yaygın olarak bulunur, patates,
kuru yemişler, tahıllar, kuru sebze ve meyveler, esmer pirinç ve
etler, çikolata zengin kaynaklarındandır.
Günlük gereksinim duyulan miktar yetişkinler için 200-500
mg dır.organizmada pek çok metabolik fonksiyonda özellikle enerji
ile ilgili reaksiyonlarda (ATP kapsayan reaksiyonlarda) zorunlu
olarak rol almasından dolayı en küçük bir yetersizliği ciddi
rahatsızlıklara neden olmaktadır. Magnezyum aynı zamanda santral
sinir sisteminde etkilidir, yüksek konsantrasyonları deprasan
etkilidir, hipotansiyona neden olur, kalp hızını azaltır ve
nihayetinde kalp durur. Yetersizliğinde, yorgunluk, uyuşukluk, sitem
dışı titremeler, saç ve tırnaklarda kırılganlık görülmektedir.
Sodyum ve Potasyum
Sodyum mineralinin ana kaynağı olan softa tuzu (NaCI) dur
ve değişik oranlarda pek çok besin maddesinde bulunmaktadır; et,
süt, yumurta, yeşil yapraklı sebzeler, konserve yiyecekler, bira,
ekmek, kek ve bisküviler. Günlük gereksinim yetişkin bir insan için
1600 mg kadardır. Potasyum minerali de doğal olarak bütün gıdalarda
bulunmaktadır; patates, baklagiller, sebze ve meyveler, kuru
yemişler.günlük gereksinim yetişkin bir insanda 3500 mg kadardır. Bu
iki mineralinde, özel sorunlar haricinde beslenme yeterliğine pek
rastlanmaz.
Sodyum ve potasyum vücut sıvısının temel iyonlarıdır.
Sodyum başlıca hücre dışı sıvıda yoğundur, oysa potasyum bir çok
enzimatik sürecin sinir sistemndek,i iletimin ve kasın çalışma için
zorunlu olduğu hücre içinde yoğun bulunur. Hücre dışında soydu,
hücre içinde de potasyumu yüksek düzeyde tutan mekanizma hücrenin
devamlılığını sağlamaktadır.
Bitkilerde potasyum sodyumdan fazla bulunur; sodyum ve
potasyum miktarlarına dikkat ediniz; Bunun nedeni potasyum
iyonlarının kolayca toprak tarafından emilirken, sodyum tuzlarının
yağmurlar tarafından denizlere taşınmasıdır. Bitkiler topraktan
aldıkları potasyumu organik asitlerle tuz olarak taşırlar. Bitkisel
beslenme ile de sağlıklı bir şekilde metabolizmadaki dengeye
yardımcı olurlar.
Demir
Yaşam ,için zorunlu elementlerdir, oksijenin kandan
dokulara taşınabilmesi için demirlere bağlanması gerekir. Vücutta
toplam olarak 2.5-4 g bulunan demirin %70 i kırmızı kan
hücrelerinde (hemoglobin hem-kısmı) %5i de kasların myoglobin
bölümünde bulunur, Geri kalan %25 kadar kısmı da dolaşımda
bulunmaktadır. Demir kolaylıkla değer değiştirebildiğinden
metabolizmada oksidasyona ve enerji reaksiyonlarında etkilidir.
Demirin metabolizmada okside edici gücü dolayısıyla da zarar verici
etkisi demiri taşıyan proteinin veya diğer antioksidanların varlığı
ile engellenir. Kontrol edilemediği zaman çok aktif serbest
radikallere çevrilerek hücresel zararlara neden
olabilirler;hücrelerin yaşlanması veya ölmesi gerçekleşebilir; bu
normal hücre yaşlanması olmasına rağmen bu tip oksidasyonlar
hücrenin erken yaşlanmasına neden olur. Demir bağışıklık sistemi
üzerinde de etkilidir. Tahıllar, kuru yemişler, yeşil yapraklı
sebzelerde bulunmaktadır.
Demirin, bir çok besin maddesinde bulunmasına rağmen
organizma tarafından kullanıldığı çok düşüktür. Hayati önem taşıyan
demir besin maddelerinde “hem ve nonhem demir” olarak iki form da
değerlendirilmektedir. En fonksiyonel demir hayvansal kaynakların
bir kısmında bulunan hem formudur; kimyasal yapısından dolayı,
kolayca oksijenle birlikte vücutta yüklenir ve boşaltılabilinir,
fakat araştırmalar %10-30 unun metabolizmada emildiğinden %80 kadar
kısmının atıldığını göstermiştir. Tahıllar da , sebzelerde ve hayvan
kaynaklı yiyeceklerin bir kısmında bulunan nonhem demirinin emilimi
besin maddelerindeki diğer bileşimlerin mevcudiyetine bağlıdır.
Ispanakta, tahıllar da meyvelerde ve yumurtada bazı maddelere bağlı
olan demir, suda çözülmez, sindirilemez ve atılır. Çay ve kahve
alımı da nonhem demir emilimini olumsuz etkiler.
Peki insan vücudu için gereksinim duyulan demir miktarı
karşılanmazsa neler olur ? besinsel demir eksikliği kansızlığa
(demir eksikliği anemisi)neden olur. Erkeklerde demir gereksinimi
kan kaybetmelerde, bağırsak kanaması gibi durumlarda kendini
gösterir. Kadın ve çocukların ise demire ihtiyacı yoktur. Kadınların
hamilelik döneminde gereksinimleri artar ve menstruasyon kanamaları
döneminde demir kaybettiklerinden demir eksikliği kolayca ortaya
çıkabilir.
Bitkisel kaynaklı besin maddelerinden demirin kullanıldığı
en iyi olanın sadece soya fasulyesi olduğu bilinmekteydi bugüne
kadar peki ya bitki öz suyunda nonhem demirinin sürekli ve düzenli
alımı fonksiyel kullanımı arttırmakta ve gereksinim duyulan miktarda
kullanıma yardımcı olabilmektedir.böylece bağışıklık sisteminin gülü
bir oksidatif madde olan demirle zarar görmesi engellenmiş ve
hücrelerin yaşlanmasına karşı savaşta metabolizmaya destek
ver,ilmesi sağlanmış olur.
Bakır
Bakır bütün doğal besinlerde bulunur. En zengin kaynakları
hayvansal gıdalardır. Bitkisel kaynakları ise kuruyemişler, kuru
baklagiller ve tahıllardır. Ancak organizma tarafından alınan bensin
maddelerinin posası bitkisel kaynaklı bakırın alımını azaltır.
Bakır hemoglobin oluşumunda etkindir, kan hücresine oksijen
taşıyıcısı olarak hareket eder. Birçok enzimlerin reaksiyonlarında
dirimsel trol oynar. Ayrıca protein yapılarında fonksiyonel rol
oynar ; bakır taşıyan protein (lisil oksidaz)elastin ve kollojenin
çapraz bağlarının oluşumuna yardımcıdır. Bu şekilde kan damarlarının
bağ dokusuyla devamlılığı sağlanmış olur.
Günlük gereksinim duyulan miktar yetişkinler için 1-3 mg
dır. Yetersizliğine pek sık rastlanmamakla birlikte, yetersizliğinde
bağışıklık sistem etkilenir ve genetik hastalıklar görülür; Wilson
hastalığı ve Mankes sendromu. Metabolizmaya fazlaca bakır
yüklendiğinde ise “bakır depolama hastalığı oluşur; safra kesesi ve
barsak yardımı ile büyük miktarların dışarı atılımı
başarılamadığından bakır birikimi oluşur, beyinde karaciğerlerde,
gözlerde ve diğer organlarda birikir ve organlara zarar verir.
Mangez
İnsan veya hayvan dokusunda pek az miktarda bulunur,
karaciğer, pankreas ve saçlardadır insanlar için gereksinim duyulan
miktarın pek az olduğu da aşikardır ve fazlasının da zehir etkisi
vardır.
En zengin kaynakları bitkisel besin maddeleridir. Yapraklı
sebzeler, tahıllar, kuru baklagiller, kuru yemişlerdir. İnsanlar
manganezin çoğunu ay ve kahveden alırlar. Hayvansal gıdalar
mineralce fakirdir. İnsanlarda yetersizliği dengeli beslenmenin
sağlanamadığı durumlarda ortaya çıkmaktadır.
Krom
Kan şekerini dengeler, insülinin ve hücre membranı arasında
köprü görevi görmektedir hatta insülin yapısını da etkilendiği ileri
sürülmektedir. Protein metabolizmasına da yardımcı olur. Günlük
gereksinim yetişkinler için 50-200 ug dır. Eksikliğinde kan şekeri
düşmekle (hipogilisemi), serum kolesterol triglisereit ve açlık
insülin düzeyi yükselmektedir. Diyabetlerde eksikliğine
rastlanılmamaktadır.Bira mayası kuru yemişler, mantar ve şarap diğer
zengin kaynaklarındandır.
Çinko
Çinkonun deri ve bağ doku metabolizmasında özel bir yeri
vardır, proteinin ve kollojenin sentezine etkindir. Saç ve deriye
renk veren pigment hücrelerinde etkilidir. Enzim komponenti olarak
bulunmakta (70-90 tane) ve bunlar karbonhidrat ve enerji
metabolizmasında, proteinlerin sindiriminde, Nükleik asit sentezinde
karbondioksit taşımasında ve diğer bir çok reaksiyonda yer alırlar.
Günlük gereksinimini karşılayabilecek miktar yetişkinler
için 10-25 mg dır, dengeli besin alınması halinde bu
karşılanabilinir. Çinko yetersizliğinin en önemli belirtisi
iştahsızlıktır. Geçirilen kronik bir rahatsızlık, özellikle
yaşlılık ve çocukluk döneminde iştahsızlık varsa çinko
yetersizliğine rastlanabilinir. Bu durum çocukların bensel ve cinsel
gelişimini olumsuz etkileyebilir yaşlılarda sıklıkla yararlandıkları
için iyileşmenin gereksinimine neden olur.
Deniz ürünleri, et, yumurta, kepekli ekmek, karaciğer,
lahana ve sarımsak diğer zengin kaynaklarındandır.
KARBONHİDTARLAR
İnsan ve hayvanlar için en önemli enerji kaynağıdır. Enerji
gereksinimimizin %55-60’ının karbonhidratlardan sağlarız. Doğada en
fazla bulunan organik moleküllerdir. Karbonhidratlar öncelikle
“şekerler ve şekere benzemeyen polisakkaritler” olmak üzere 2 ye
ayrılır.
Şekerler
Bunlar basit şekerler (monosakkaritler) ve bileşik şekerler
(olisaklkaritler) olarak iki gruba ayrılırlar. Kristalsi, az çok
tatlı maddeler olup suda çözeltiler yaparlar.
Yaşamımıza tat veren bu maddelerin neler olduğunu kısaca
hatırlayalım.
Glikoz; Meyvelerde ,bitki özlerinde,bal ve soğanda bulunur. Kan şekerini
hemen yükseltir. Organizmada genellikle nişastanın yıkımı sırasında
ortaya çıkar.
Frukoz; meyve şekeri olarak bilinir. Glikoz gibi kan şekerini
yükseltmediğinden diyabetliler tarafından kullanılır. Glikozdan daha
tatlıdır.
Sakkoroz; Günlük yaşamda kullandığımız toz, kesme,
pudra şekeri sakarozdan oluşmuştur.şeker pancarı ve şeker kamışından
elde edilir.ayrıca incir, üzüm, hurma, havuç gibi bazı meyve ve
sebzelerde de vardır. Kan şekerini çabuk yükseltir.
Laktoz ; Süt şekeri olarak bilinir. En az tatlı
olanıdır.
Maltoz; tahıllardan elde edilir. Organizmada
nişastanın yıkımında ortaya çıkar.
Polisakkaritler
Şekere benzemeyen bu bileş,imler tatsız ve yüksek molekül
ağırlığında kompleks yapılardır. Suda çözünmezler, suda dağılabilen
koloidal çözelti yapar. Polisakkaritlerin yapı taşları sadece basit
şekerler (monosakkaritler) değildir, bazı tüketilmiş bileşikler (amino
şekerler ve üronik asitler) de vardır.
İnsan ve Hayvanlarda Polisakkaritler
İnsan ve hayvan metabolizması, bitkilerde yoğunlukla
bulunan polisakkaritlerden az miktarı kullanılır. Sindirim
sisteminin kaldırabileceği miktar sınırlıdır, spesifik bir emilme
şekliyle (pnositöz)kullanılır ve bir kez emilimi gerçekleşir, o
oranda da kalır.
Glikojen; insan ve hayvanların depo ettikleri
polisakkaritir. Kas dokular ve karaciğerde depolanmaktadır ve
karaciğerin glikojen içeriği beslenme durumu ile sıkı bağımlıdır,
kısa süren bir açlık durumda bile minimuma düşer. Bitkilerde
bulunmaz, sadece tatlı mısırda bulunmuştur. Kimyasal bileşim ve bir
çok özellikleri bakımında nişastaya benzer.
Bitkilerde Polisakkaritler
Bitkilerde çok sayıda karmaşık yapılı polisakkarit
bulunmaktadır. Nişasta, selüloz, pektin, zamklar bu gruptadır.
Bunların başlıca iki fonksiyonları vardır; hücre zarları ve
iskeletler maddelerini oluşturmaları ve de yedek besin olmalarıdır.
Nişasta ; bitkilerde havadaki karbondioksitin
özümlenmesi(fotosentez) ile oluşan glikozun özel enzim sistemin
altında yoğunlaşması ile oluşur. Suda çözünmeler ve tatları yoktur.
Bitkilerin köklerinde, gövdelerinde, yapraklarında veya meyvelerinde
depolanmaktadır; nişasta tanecikleri ince bir protein katmanı ile
çevrilmişlerdir ya da selüloz duvarına tutunmuş olabilirler.
İnsan beslenmesinde en önemli besin polisakkarittir, günlük
karbonhidrat gereksinimin çoğunu nişastadan alınır ve sindirim
enzimleri tarafından yavaş yavaş şeker dönüştürülür. Fazla alınması
durumunda ise yağa dönüştürülüp depolanır.
Fruktanlar; tüm genç bitkilerin hücre duvarlarını
oluşturmaktadır;birçok bitkinin kök yumrularında depo polisakkarit
olarak nişastanın yerine , bazı bitkilerde de nişasta ile birlikte
bulunur.
Pektin; tüm genç bitkilerinin hücre duvarını
oluşturmaktadır; parankima hücre duvarında, meyve ve sebzelerde
bulunur. Yapısı kesin olarak bilinmemekle birlikte iyi su tutucudur,
jöle oluşumunu sağlar.
Bitki Zamk veya zamklı sular (musilaj); karmaşık
maddelerdir. Suda çözünen ya da su ile şişip yapışkan koloidal
çözeltiler yapan polisakkaritlerdir. İnsan beslenmesinde önemli bir
yeri yoktur. Daha çok sanayide kullanılır,şekercilikte
kristalleşmeyi önlediğinden önemlidir.
Selüloz
Bitkilerin odunsu kısmanda ve hücre duvarlarının dış
kısmında bulunur. Doğada en bol bulunan organik maddelerden olan
selüloz, ünülin başta olmak üzere lignin, kitin maddeleriyle
sertleşmiş olarak bulunur. Suda çözünmeyen bu madde insan sindirim
enzimlerinden etkilenmez ve sindiremez ancak sindirim sisteminin
düzenli çalışmasında etkinlik gösterir; organizmada artık hacmi
arttırarak dışkı durumunun düzenlenmesini sağlar ve barsak
hareketlerine yardımcı olur.
Bitki Bileşiminde ki Polisakkaritler
Polisakkaritlerin aldığı rol bu mucizeyi bitkinin etki
mekanizması açıklanabilmektedir. Bitki yapısında monosakkaritler ve
polisakkaritler bir arada bulunmaktadır.
Gluko-monnoz monosakkaritleri hlüko-mannan yüksek polimer
polisakkaritleri şeklinde bulunmaktadır. Bu şekerler çok özel
şekerlerdir. Şekerlerin bir çoğu enzimler tarafından parçalanırlar,
emilirler ve tekrar inşa edilirler. Emilme biçimleri barsak ta olur.
Gluko-mannan zincirlerin bir kısmı da sindirim sisteminde bütün
halde emilirler.
Enerjinin primer kaynakları olan bu bileşimlerin
iltihaplanmayı önleyici etkisi vardır. Bu yüksek polimerlerin
hipertansiyon, kolesterol ve artrit üzerinde etkin olduğu,
karaciğerin çalışmasını düzenlediği bilinmektedir. Aynı zamanda bağ
dokunun iskelet maddesi olan polisakkaritler, kalsiyum ve fosfat
alım miktarının arttırmaktır.
Karbonhidratlar
Besin maddelerinin üretiminde kullanımına kadar geçirdiği
işlemler esnasında içerdiği besin eğerlerini kaybetmesi gerekmekte
ve son derece ileri teknoloji gerektiren prosesler ile mümkün
olmaktadır.
Çok sevdiğimiz muzu elmayı, portakalı soyar soymaz
yemezsek, yeşil yapraklı sebzeleri bıçakla kesersek ya da bir süre
bekletirsek, ortamdaki oksijenle temas başlar ve besin değerini
hızla kaybeder. Bu reaksiyonlar, besinlerdeki karbonhidrat durumu
ile ilgilidir ve çok karışıktır. Enzimli ve madde (substrat)
gereklidir, birbirinin eksik olması bu istenmeyen durumu önler
oksijensiz bir ortam yaratmak (vakumlama, etkileşmez gaz atmosferi)
ve işlem prosesini hızla yapılması kaliteyi koruma açısından
zorunludur.
STEROLLER (STORELER/STERİDLER)
Steroller lipit (yağ) bileşenleridir, kimyasal olarak
benzemezler ancak benzer fiziksel özellikleri vardır. Steroller,
kristali alkoller olup doğada serbest halde yada yağ asitleriyle
bileşim halinde (mumlar) bulunurlar.
Bitki steroidleri “iltihaplanmayı önleyici (anti-enflamatuar)”
maddelerdir, bileşiminde bulunanlar şunlardır; kolesterol,
campesterol,lupeol.
Kolesterol
Kolesterin olarak da bilinir, insan vücudunun başlıca
sterolüdür. Bütün dokulara dağılmış halde bulunur. Önemli miktarda
beyinde, karaciğerde, adrenal bezlerinde, sinir dokusunda ve deride
bulunur. Karaciğerden salgılanan kolestrenin %90’ı safra asitlerine
dönüşür(oksitlenir), bir kısmı ise değişime uğramadan safraya
karışır ve safra kesesi taşlarını oluşturabilir. Storedi hormonların
ön maddesidir;cinsiyet hormonları (androgen ve östrogen)
bunlardandır.
Hayvanların dokularında bulunan bir tip kolesterol (7-dehidrokolesterin)
güneş ışınlarıyla D vitaminine dönüşür. 7- dehidrokolesterin insan
için en önemli provitamindir, deride oldukça yüksek konsantrasyonda
bulunur. Güneş ışınları yada UV ışınları tarafından fotokimyasal
reaksiyona uğrayarak önemli bir bileşime dönüşür (dehidroksikolekalsiferol).
Bu bileşim iskeletin özellikle mineralleşmemiş bölgelerinde iyi bir
şekilde mineralleşmeyi sağlar. Kemiğin önemli bileşimleri olan
kalsiyum ve fosforun dağılımı sağlamak suretiyle diş ve kemiğin
oluşumunda etkilidir. Bileşimin etkisi raşitizm hastalığına neden
olur.
B Sitosterol
Bitki dokularındaki sterol B sitosteroldür. Bitkisel
steroller kolesterolden farklı olarak insanlarda az miktarda
emilirler. Hatta fazla miktarda bulunan bitkisel steroller
kolesterolün emilimini azaltırlar (inhibe ederler).bu durum yüksek
plazma kolesterol düzeyi “hiperkolestrolemi” problemini azaltmak
için önerilmektedir.
SPONİNLER
Doğada az miktarda fakat dağılmış halde bulunur. Renksiz
kristal acı maddelerdir. Suda iyi çözünen çok köpüren çözeltiler
oluştururlar, kullanımları da bu özelliğinden gelir. Bu özellikleri
dışında suda çözünmeyen bileşimleri de vardır ve bunların seyreltik
çözeltileri bile zehirlidir, kana şırınga edildiğinde zehirli olan
bu bileşimler ağız yoluyla da alınabilirler. Bu bileşimler eskiden
ilaç ve ok zehiri olarak kullanılırdı.
ANTRAKİNONLAR VE TÜREVLERİ
Bu bileşenler tek başına jelde bulunurlar. Genellikle
zehirli maddeler olarak bilinirler ve tek başlarına yoğun oranda
olukları zaman bu etki gözlenebilir. Ancak eser miktarda bulunmak
zorundadırlar ve zehirlidirler. Laksatif etki gösteririler,
barsaklardaki emilmeyi arttırırlar ve ağrı kesici (aneljezik)
etkilerinden yararlanılır. Güçlü antibakteriyel (bakterilere karşı)
ve virüsidal (virüs öldürücü) etkiye sahiptirler.
Bileşimin de acı bir tat katarlar ve jel/usare karışımına
sarı veya portakal rengini verirler. Renk antrakinoun yapısından
ileri gelir. Bunlar çiçek, gövde yaprak ve kök hücrelerinin özünde
çözülmüş olarak bulunurlar.
|
Emodin |
Bakterileri öldürür ve cilt problemlerinde etkilidir |
|
Antrasen |
antibiyotik ve anti-enflamatuar (iltihap önleyici) |
|
Antronol |
antibiyotik özellik gösterir. |
|
Chrysophanic |
Acıt cilt mantarlarını önleyici etki gösterir. |
|
Eterel yağ |
analjezik etki gösterir |
|
Sınnamonik acıt esteri |
Analjeik ve anestetik etki gösterir |
|
Izobarboloin |
Aneljezik ve antibiyotik etki gösterir |
|
Resistanol |
Bakterileri öldürür. |
HORMONLAR
Katı kısımda bulunan diğer küçük molekülerdir.
Oksinler
Bitkisel kaynaklı bir hormonudur. Bitkinin büyümesinden
sorumludur. Bitki tohumlarında daha yoğun olarak gözlenir.
Giberellin
Fitopatojen mantarların bir ürünü olarak izole edilmiştir.
Bitkilerin hızlı büyümelerinin sağlanmasının yanı sıra, hücre
bölünmesini de hızlandırır.
Bitkilerin “gelişme hormonu” olarak tanımlanmaktadır.
BESLENME GEREKSİNİMİ
İnsanlar hem
yaşamın devamı hemde onlardan beklenen verimin elde edilebilmesi
için değişik besin maddelerine değişik miktarlarda gereksinim
duyarlar.Bu besin maddelerin bitkisel ve hayvansal kaynaklardan
kompleks halinde alılar ve metabolizma adı verilen ortamda bir çok
değişikliklere uğratarak özümlerler, ,değersiz ve zararlı atıklar da
atarlar.
İnsanlarda beklenen verim genelde dört ana
başlık altında tanımlanabilir.Bunlar:homeostazı korumak,büyüme,kas
gücü olarak da tanımlanabilen iş verimi (enerji)ve üzeri
faaliyetleridir.İnsanoğlu yaşamını devam ettirebilmek ve bahsedilen
verimler sağlıklı bir biçimde sürdürebilmek için,karbonhidrat
yağlar,proteinler,vitaminler,mineralle ve hormon,enzim gibi diğer
etkicil maddelerle gereksinim duyarlar.
Alınan besin maddeleri miktarları vücudun
metobilik gereksinimlerini karşılayacak nitelik ve nicelik
taşımalıdır. Bununla beraber vücuda alınan gıdalar değişik oranlarda
besin maddeleri içerdiklerinden aralarında uygun bir dengeyi korumak
gerekmektedir.
BESLENMENİN FONKSİYONLARI
Gün içinde gıdalarla besin maddeleri,insanların
yaşamının devamını ve yaşamın bir parçası olup verimler
sağlayabilmek amacıyla öncelikle homeostazı korunması için
gerekmektedir.
Homeostazı korumak
Homeostazı
vücudun iç çevresinde sürdürebilmesi işlemdir.Hücre ve dokuların
birleşenleri sürekli kullanılır ve vücudun iç çevresinde uygun
sınırlar içinde sürdürebilmesi için tekrar yerlerine
konulmalıdır.Her gün besin maddelerin alınması gereklidir.Çünkü
:gereken yapı taşlarının sağlanması ve ısı-elektrolit asit baz
dengesinin sürdürülmesi zorunludur.İnsan vücudunun ortalama bileşeni
tablo`6da gösterilmiştir.
|
Bileşen |
% |
|
Su |
55 |
|
Proteinler |
19 |
|
Yağlar |
19 |
|
Karbonhidratlar |
<1 |
|
Mineraller |
7 |
|
Vitaminler |
<0.01 |
Eğer vücut yağı göz arda edilirse yağsız vücut kişinin
ağırlığı kabul edilir.Sağlıklı erişkinlerde ortalama yağsız vücut
kitlesinin%65-70 ini su oluşturur.İnsanlarda günlük su gereksinimini
belirleyen etken ise besin maddelerinin kalori içerikleridir.Bu
gereksinimin erişkinlerde besin maddelerinin içerdiği kalori başına
1 ml iken bebeklerde 1.5 ml olarak belirtilmektedir.
Bazı durumlarda vücutta su dengesi ile ilgili bir takım
sorunlarla karşılaşabilmektedir.Bunlar;sıvı kaybı ve sıvı fazlalağı
olarak tanımlanabilir.Sıvı kaybı;aşırı terleme,kusma isal veya aşırı
yanıklar sonucu olabilir.Sıvı fazlalagı ise böbrek veya kalp
yetmezliği gibi su ve sodyumun normal atılımı etkileyen
hastalıklardan gerçekleştirilir.
Büyüme
Bireyler çocuklarda olduğu gibi yaşamlarını
belli dönemlerde yeni dokular oluşturmak için ek besin maddelerine
gereksinim gösterirler.
Enerji Gereksinimi
Her insan yaşam
sürecinde beklenen verimleri sağlayabilmek için enerjiye gereksinim
duyar.Enerji,günlük olarak tüketilen gıdalarda bulanan besin
maddelerden sağlanır.Sağlıklı olabilmek ve beklenen verimi
gerçekleştirebilmek için gereksenen enerjiyi saplayacak miktar ve
kaliteden besin maddelerine gereksinim duyulur.Enerji gereksinimi
bireyin faaliyet çevre fizyolojik fonksiyonlarına bağlı olarak
oldukça değişiklik gösteren kavramdır.Örn:büyümekte olan bir çocuğun
bir sporcunun hasta olan bir insanın enerji gereksinimlerine
birbirinden hep
farklıdır ve onların günlük beslenmelisi bu gereksinimlere
göre düzenlenmelidir.
Üreme faaliyetleri
Üreme faaliyeti
erkeklerde sperma kalitesi ve verimi kadınlarda ise ovulasyon(yumurtlama)
ve gebelik durumu olarak ifade edilebilir.işte bu verimlerin
sağlanabilmesi için de vücudun değişik miktarlarda gereksinimi söz
konusudur.
Besin maddeleri
İnsanların besin
duyduğu besin maddelerini genelde 6 ana gurupta adlandıra biliriz
bunlar;karbonhidratlar yağlar proteinler vitaminler minareler ve
sudur.besin maddeleri ve bunların temel fonksiyonları tablo 7`de
gösterilmiştir.
|
Besin |
ANA FONKSİYON |
|
Karbonhidratlar |
Enerji kaynağıdırlar |
|
Yağlar |
Enerji kaynağıdırlar.Vücudundegişikk
dokularda yapısal fonksiyon gösterirler |
|
Proteinler |
Vücudun temel yapı taşlarıdır |
|
Vitaminler |
Metebolik faaliyetlerde özel
öneme sahiptirler,enerji değişimi sağlarlar |
|
Mineraller |
Metebolik faaliyetlerde özel
öneme sahiptiler iskelet ve dişlerin temel yapı taşlarıdır. |
|
Su |
Yaşam onsuz düşünülemez. |
Karbonhidratlar ve yağları enerji kaynağı olarak özel
öneme sahiptirler.Bunlardan karbonhidratlar özellikle basit şekerler
formunda vücudun ana enerji vericilerdir.Yağlar ise enerji
içerikleri bakımında karbonhidratlara göre yaklaşık 2.5misli daha
fazla kalori sağlamalarının yanı sıra esansiyel ve yağ asitlerin
aynı zamanda A,D,E ve K gibi yağda çözülür vitaminlerin taşıyıcıları
olmaları özelliği ile önem arz ederler.
Proteinler çocuklarda ve gebelikte büyüme
üzerine olan özel önemlerini yanı sıra doku yenilenmeleri üzerinde
de fonksiyona sahiptirler.
Vitaminler metabolizmada gösterdikleri
fonksiyonlarla yaşamın devamı büyüme ve üreme üzerinde eser
miktarlarda gereksinim duyulmalarına rağmen büyük öneme
sahiptirler.
Minareler aynı vitaminlerde olduğu gibi değişik
Metebolik faaliyetlerde yer almakla birlikte kemiklerin dişlerin
kanın ve saç gibi dokuların temel yapı taşları olmakla özellik
gösterirler bazı iz elementlerinin üreme fonksiyonların üzerinde de
etkili olmaları onlara ayrı bir özellik kazandırır.
Su yaşamın kaçınılmaz tek kaynağıdır.Hayvansal
organizmalar açlığa uzun mürtetler dayanabildiği halde susuzluğa
ancak ve ancak 3-4 gün gibi kısa süreler için direnç
gösterebilirler.Çünkü su vücutta tüm dokuların temel yapı taşı
olmakta beraber kanın ana bileşeni olması besin maddelerin çözülmesi
artık maddelerin vücuttan atılması vücut ısısının dengelenmesi(ısı
reğülasyonu)ve birçok metobilik faaliyete ortam hazırlaması
nedeniyle bir unsurdur.
BESLENMEDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR
Vücudun ihtiyaç duyduğu besinler hayvansal ve
bitkisel kaynaklı besin maddelerden bir kompleks olarak alınırlar.Bu
kompleks maddeler etkicil olmakta beraber vitamin ve mineral
maddeleri içerirken büyük miktarlarda protein yağ ve
karbonhidratlardan oluşmuştur.
İnsanların beslenmesinde dikkat edilecek en
önemli husus gereksenen besin maddelerden nitelik ve nicelik
bakımından tam ve dengeli olarak tüketilmesidir.Bu demektir günlük
tüketimde besin maddelerin ne gereğinde az nede gereğinden fazla
alınmalıdır.Aksi takdirde ya yetersiz beslenmenin yada aşırı
beslenmenin sonuçları kaçınılmaz.
AŞIRI BESLENME
Günlük enerji tüketiminde daha fazla enerji
vererek besin alınması ağırlık artışına neden olur.Vücuda alınan
protein ve karbonhidrat gibi besin maddelerden gereksinime fazlaları
organizemde yağa dönüştürülür ve depolanır.Buna benzer şekilde
yağların fazlasının da neden olduğu şey yine aynısıdır.
Yağın depolanmasına hücrelerin büyümesine lipit
moleküllerin yığılması veya yağın biriktiği dokularda hücre sayıları
çoğalması sayesinde gerçekleşir.Vücutta yağın birikmesi ilk çocukluk
yılarında ve ergenlik çağında çoğalır,daha sonra hücre sayısı sabit
kalır.Vücutta yağ birikenleri henüz artmakta olmakla yaşlarda aşırı
beslenme hayat boyu aşırı kilo alma eğilimine neden olacak özellikle
tehlike arz etmektedir.
Bu tür yağlanmalarda ileride anlatılacağı kadar
üzerine diğer bazı rahatsızlıklara neden olmakla birlikte gündemde
gelen en önemli problem şişmanlık olmaktır.
Yetersiz beslenme
Geri kalmış ve gelişmemiş olan bir çok ülkede
milyonlarca insan özellikle nitelik bakımından yeteriz
beslenmektedir.Bu durum esansiyel beslenme unsurludan bakımından
geçerlidir.Bu demektir ki adı geçen koşullarda vitamin ve özellikle
proteinler yapı taşları olarak amino asitler bakımından derin bir
beslenme sorunu vardır.Zorunlu beslenme unsurları ve vitaminleri
dengeli bir şekilde içeren beslenme maddelerden yetersiz miktarda
alınması büyümenin yavaşlamasına zayıflama ve diğer belirtilerek
birlikte özellikle dirençsizlik gibi sorunlara neden
olmaktadır.
BİTKİSEL BESİNLER ve ÖNEMİ
Beslenme ve önemi incelediğimizde ilk bölümde
özenle beslenmenin kalitesinden bahsettik.İnsanların besin
maddelerden tüketirken nitelik ve nicelik bakımından tam ve dengeli
bir şekilde kullanılması zorunluluğu besin maddelerden ayrıntısıyla
gözden geçirdiğimizde daha fazla anlaşılır hale geldi.Bu öğelerin
gereksinime duyulan miktarda kadar yararlı kullanımlar için
birbirlerine bağımlılık önemli faktörler arasında daydı ve bazıları
da vardı ki olmazsa olmazdı.Besin maddelerin önemini ve kaynaklarını
hatırlamamızın ardından bitkisel ve hayvansal besinlerin özellikle
ve toplu olarak kıyaslanmasına yaparak şu gerçekler dikkatimizi
çeker.
Sağlıklı bir cildin üst tabakasındaki
prigmenler yaş ırk ve bünyeye bağlı olarak açık bir pembelikten koyu
kahverengiye kadar değişim gösteren renk verir.Cildimiz gözenekli
yaşanan bir canlıdır.Vücut her gün cildi yeniden üretmektedir,bu
üretim içten dışa doğru gerçekleşmekte yaklaşık olarak dört hafta
içinde cilt kendini tamamen yenilemektedir.Bu dönüşüm günlük bizim
fark edemediğimiz miktarda aşınma ve dökülme ile
gerçekleşir.Cildiniz temizliğe ve bakıma gösterdiniz özen
yenilenmeye yardımcı olmaktır.
Derin yapılanması dıştan içe doğru üç tabaka şeklindedir.
1. Dış
Tabaka (Epidermis)
2. Orta
tabaka(Korium)
3. Alt
Tabaka(Subkutis)
1.
Dış Tabaka(Epidermis)
Bu tabaka 0.6-0.9 mm kalınlığındadır,değişik
yapılarda birbirlerine bağlı aşağıdan yukarıya doğru katmanlardan
oluşmaktadır.
a) Bazal
hücre tabakası
b) Dikenli
Hücre Tabakası
c)
Çekirdekli Tabaka
d) Şeffaf
Tabaka
e) Boynuz
Tabaka
En alt tabakası olan bazal hücre tabakası bir
sıra silindirlik hücreden yapılmıştır.Bu hücrelerin büyük bir
kısmı(%95) keratin sentezi yapar.Bunların arasında renk cisim de
vardır.Pigmentler bazal hücre tabakası bulunmalarına rağmen yukarı
katlara doğru uzanan dallı budaklı hücrelerdir UV ışınlarına karşı
çok hassaslardır.Pigmentlerin yığılması önemli sorun teşkil eder çil
ve benlerin oluşması nedeni bilinmeyen bu yığılmalardır.
Epidermisin diğer katları bu bazal kat
doğurur.Buradaki hücrelerin bölünerek çoğalması yoğunlukta istirahat
hakinde ve uyurken olur.Kasların çalışması sırasında bu faaliyet en
azdır.
Bazal katın üzerinde deri yüzeyine paralel
olarak yerleşen dikenli hücreler tabakası bulunur.Birbirlerine ile
temas halinde bulunan bu hücreler arasında ki boşluklarda lenf
bulunur.
Dikenli hücreler katı üzerinde 2-3 sıra iğ
şeklinde hücrelerden yapılmış çekirdekli tabaka bulunur.Bu
katmanlarda hücrelerden arasında köprüler bulunmaz ve çekirdek
incelmiş ince pililer halinde buruşmuş durumdadır.
Dikenli hücreler katı üzerinde çekirdek çok
fazla atrofiye olmuş ve yassılaşmış hücrelerden oluşan şeffaf tabaka
vardır.Bu tabaka hücreler mutad boya metotları ile çekirdeksiz
görülmektedir.
Şeffaf tabakanın katı üzerinde çekirdekleri çok
daha fazla atrofiye olmuş ve yassılaşmış hücrelerden oluşan boynuz
maddesi olan keratine benzeyen boynuz yağı vardır.Bu kattadaki hücre
sayısı kişinin yaşına ve derinin muhtelif bölgelerine göre
değişir.Alttaki hücreler birbirlerine bağlı oldukları halde
üsttekilere bağlar gevşemiştir ve dökülmüştür.
2.
Orta Tabaka(Korium/Kutis)
Epidermis altındaki bu tabaka deri yüzeyine
paralel olan bağ dokusundan meydana gelmiştir.Bağ dokunun ana çatısı
ağ şeklinde gayet sık dokunmuş kollajen lifleriyle bu lifler
arasında şeritler halinde görülen elastiki liflerden oluşmuştur.Bu
söyleyen lifler vücudun pek çok kompleks işlevi yerine getirebilmesi
için gereken güçlü yapıyı ve desteği sağlayan en zengin
yapılanmalıdır.Cilde sağlamlık esneklik kazandıran bu kamdandır.Kan
damarları kaslar sinirler ve salgı organlarının bulunduğu bu katman
kıl ve saça da hayat vermektedir.
Bu iki ana bileşenin yapısını yakından
tanımakta fayda vardır.Kollajen kan damarı ten don ve kıkırdakları
ana yapı taşıdır.Derinin sert yapısı tamamen kollajenin yapılmasında
kaynaklanmaktadır katlanmış çapraz ya da paralel yığınlar alinde
olan ir yapılanmadır kollajenin yapısındaki çapraz bağlamalar hiçbir
zaman sona ermez bu süreklilik derinin sürekli yenilmesinden
sorumludur büyüme gelişme sırasında his edilir derece de değişikliğe
uğrar zamanla da bağ dokunun yaşlanması gerçekleşir.Geçen yıllar
içinde kollajenin yapılamasındaki bağlanmalar sürekli devam
ettiğinde derinin sertleşmesi artar elastikiyet giderek kaybolur kan
damarları ve diğer dokuları oluşumu devam eder ve elastikiyet iyice
zayıflar.
Kollajen ayrıca yara iyileşmesinde önem
kazanır.Kollajenin bu olayları düzelmesinde gerçek rolü
anlaşılamamıştır.Bu arada insan vücudunun %30 dan fazlasına hakim
olan bu yapılanmanın diğer sert dokular kemik ve dişlerin de ana
yapı malzemesi olduğunu hatırlatmalıdır.Karaciğer gibi yumuşak
dokular az miktarda kollajen içerir.Kollajenin yapılanması çok sık
tekrarlanma 3 ağrı protein zincirinin(glisin,prolin,hidroksiprolin)
hidrojen bağları ile birbirlerine urgan gibi bağlanarak(üçlü heliks
şeklinde) sarılması ile oluşur.
Elastiğ bağ dokuda kollajen ile birlikte oluşur
ve çoğunlukla kollajen ile birlikte yer alır.Elastiğ ile kollajen
arasındaki benzerliklere dikkat çekilmiştir her iki yapılanmada bir
birine benzemeyen proteinlerden oluşmuştur ve yapısal elementlerden
karbon azot hidrojen ve oksijendir.ancak bu benzerlikler kadar
farklar da aynı derece önemlidir.elastiğ çoğunlukla bağlarda ve kan
damarlarda duvarlarda bulunan sarı bir kollajenden farklı olarak
fibrilleri uzunluğunun birkaç katına uzatabilecek lastik gibi
esnetebilir.
3. Alt Tabaka(Subkutis)
Koriunum alt
tabakalarında bağ dokusu lifleri deri yüzeyine dikey inerek geniş
delikli ağlar yapalar ve bu delikli hücrelerden içine yağ tabakaları
toplanarak deri altı yağ dokusunu yaparlar.Yoğun yağ içerikli olan
bu tabaka oldukça gevşek olan bir tabakadır.İç organlar tüm dış
etkilerden koruyan tampon özelliğindedir.Kalınlığı kişiye ve bölgeye
göre değişim göstermekte ve derinin dış görünüşünü oluşturmaktadır.
Önemli bir ayrıntı şudur:Epidermis ve Korium
tabakarınlarının kalınlıkları yaşa göre değişirler, ancak
Subkutis’in kalınlığı yalnız beslenme şartlarında göre
değişir.
Cildin Kas Yapısı
Cilt keseleri düz
ve birbirlerine paralel kaslardan meydana gelmiştir.Bu kaslar alt
tabakalardan başlar,yağ bezlerinin altından geçer ve koriyomun en
üst katmanlarında sonlanırlar.Cilt kaslarının cilt
fonksiyonlarındaki rolü çok büyüktür.Bu kaslar korku, heyecan ve
irkileme halinde büzüldüklerinde kılları dikleştirerek cildi
bildiğimiz diken diken hale getirirler.Ter ve yağ keselerinin açılıp
kapanması da bu kaslar vasıtasıyla olur.Saç kökü öldüğü zaman bile
şekillileri muhafaza etmektedirler.
Cildin damar sistemi
Bağ dokusu içinde bulunan kısmen büyük arterlerden çıkan daha küçük
arterler supkutis-kutis sınırında bir ağ yaparalar.bu derin damar
ağından dallanmalar yaparak daha kuvvetlı oluşan arter ağışamdan
şeklinde epidermis tabakaya doğru ilerler ve sonlanır.Bu derin damar
sisteminin görevi cilde gereken madde alış verişini yapmaktır;cilt
hücrelerini beslemek,artık hücreleri uzaklaştırmak,lenf sıvısının
dağıtımını yapmak şeklinde genelleştirilebilir.
Cildin sinir sistemi
Bağ dokusundan epidermisin en üst katlarına kadar ulaşan sinir
uçları vücudumuzun dış etkilere karşı duyu işini görmektedir.Cilt en
zengin şekilde sinirlenerek ilgili merkezlere iletimi sağlar.
Cildin ek organları
Epidermis
orjinli olan ter keselerine,yağ keselerine , kıl ve tırnaklara
cildin ek organları diyebiliriz.
Ter Keseleri
Koriumun Derin katlarından çıkan ve deri
yüzeyine açılan boru şeklindeki keselerdir.Cildin her tarafından
eşit olmayan yoğunlukta yayılmış durumundadır.Terleme vücudun her
tarafında farklı miktarlarda olmaktadır.Terin bileşimi içindeki bazı
organik maddeler hava ile temasta koku yapmaktadır,bu nedenle
kozmetikte ‘’koku keseleri’’ de denmektedir.Ayrıca korkma,heycanlanma
gibi durumlarda terleme,terk keslerinin sinir sistemiyle yakın
ilişkide olduğunu göstermektedir.İki tür ter kesesi vardır:
1)Erkin(ecrine)ter keseleri: tüm
vücutta sayısı iki milyonu bulan,epidermisin derinlerindeki
yumaklardan çıkan ve çok kıvrıntılı kanallar şeklinde ilerleyerek
salgıyı direkt olarak epidermis dışına çıkaran ‘’dökücü
kanallar’’dır.Tırnak yanaklar,küçük dudaklar ,dudak kırmızısı hariç
her bölgede raslanmaktadır.Burada ki salgı sadece asidik
reaksiyondur,hücre elementleri bulunmamaktadır.Bu nedenle de bileşim
koku salgılamaz,bazı maddelerin hava ile temasında koku
oluşmaktadır.Sağlık acısından terlemeyi önlemeden,hava ile temas
anında oluşan bakterilerle mücadele eden kozmetik ürünler
önerilmektedir.Özellikle son yıllarda kansorojen etkileri nedeni ile
yasaklanmış olan içeriklere karşı özenle dikkat edilmelidir.
2)Apokvin (apocrin)terk keseleri:Genelde
subkutisten çıkan bu keselerin dökücü kanalları,epidermisi dışında
değil yağ bezlerinin dökülme yerlerinin üstünde,kıl foli küllerine
açılır.Bu tür bezlerin salgısında ise hücresel elementler bulunmakta
ve dolasıylada koku maddeleri içerekmetedir.Koltuk altı,genital
bölge,meme başları ve kısmende karında bulunmaktadır.Cinsel hayatta
rol oynarlar,kadınlarda erkeklerden daha fazladır.
Yağ keseleri
Bu
keseler özellikle yağ hücrelerini salgılarlar.Kanal vasıtasıyla
kıllı bölgelere,yoğunluklada saç yatağına bağlıdırlar ve salgılarını
epidermise yakın olan bu foli küllere boşaltırlar.Yağ keselerinin
salgısı olan yağlarla supkutis tabakasında bulunan yağın bir ilgisi
yoktur.Hücreler yağ keselerinde salgılanan yağı emerek şişerler ve
kanama yaklaşınca patlayıp foli küllere akarlar.Saç foliküllerine
akan yağ üs kısımlarda ter ile birleşir ve birlikte epidermin dışına
çıkarlar.
Tırnaklar
Epidermisten
gelişen 0.5-0.75 mm kalınlığında dört köşeli boynuz teşekkülerdir.’’tırnak
yatağı’’adı verilen deri yastığı üzerinde bulunur ve bu yastık yarım
ay şeklinde kendini gösterir.
Tırnak yapısı,en çok görülen hayvansal porotein olan
keratin yapısındadır.
Kıllar
Keratin yapısındaki diğer proteinlerdir.Keratinin
yapısının elastin ve kollojenden farkı çok sayıda kükürt köprüsüyle
sağlamlaştırılmış olmasıdır.kutisin derin katlarında ve bazende sub
kutiste bulunan kıl soğanı adı verilen şişkince kısımlardan
çıkar,aradaki katmanlardan ve yağ bezelerinin de altından geçerek
koriumun üst kısımlarında sonlanırlar.Kıl kesesi dıştan içe dogru
bir çok katmandan oluşur.
Kıllar,insan vücudunda yaşa göre farklılık
göstermektedir.Çocukların vücutları ince tüylerle(lanugo)kaplı iken
yetişkinlerin vücutlarını kaplayan tüyler dışında çeşitlilik
gösteren kıllar vardır;saç,sakal, koltuk altı kılları,cinsel
organları örten kıllar,kaşlar,kirpikler,burundaki kıllar,dış
kulaktaki kıllar.İlerleyen yaşlarda bu kılların yoğunlukları
azalabilmekte ve çoğalabilmektedir.
Kıl örtüsünün oluşumunda cinsel hormonların çok önemli rolü
vardır.Buna göre de 3’e ayrılır;
A)cinsel hormonlarla alakası olmayan,her iki cinste de
ortak olan kıllar;lanugo kılları,kaşlar,kirpikler ve diğer
organlardaki kıllar.
B)Çocukluk cağında başlayan,her iki cinste de iç salgı
bezleri kontrolünde oluşan aynı durumda bulunan kıllar;koltuk altı
kılları,genital bölge kıllaları ve saçlar.
c)Erkeğin cinsel hormonları etkisinde olan kıllar;sakal,genital
bölgenin üst kısımlarında bulunan kıllar,kulak,burun,gögüs,omuz,sırt
ve kolların dış kısımları ile bacaklardaki kıllar.
Vücuttaki kılları şekillerine göre de üç gruba ayırmak
mümkündür.
a)Uzun kıllar :Saç,sakal,koltuk altı ve cinsel organları
örten kıllar
b)Kısa ve sert kıllar:kaşlar,kirpikler,kulak ve burun
kılları
c)Yumuşak kıllar:vücudu kaplayan diğer kıllar.
CİLDİN GÖREVLERİ
Vücudumuz tamamen kaplayan cildimizin anatomisini genel anlamda
inceledikten sonra dış etkenlere karşı koruma dışında bir ordan
olarak üstlendiği görevlerini incelemek vücut doğasını koruma
yolundaki doğal beslenme hedef düşüncemizi destekleyecek zorunlu
gerçeklere daha fazla ışık tutacaktır.
KORUMA GÖREVİ:
Derimiz metabolizmamız ile dış ortama karşı her iki yönlü
olarak koruma görevini üstlenmiş durumdadır.İçten ve dıştan gelen
pek çok zararlıo etkene karşı savunma mekanizması geliştirmesi
gerektiğinden sağlamlığı ve elastikiyeti önem kazanmaktadır.
Vücudumuzun iç döngüsünde yaşamsal faaliyetlerimiz devam
edebilmesi için gereken optimum ısı ortamı derimiz ve kılların
işbirliği ile sağlamaktadır.Ayrıca bu iç ortamda oluşan çeşitli
zararlı maddelerin vücuttan uzaklaştırılması işlevine derimiz
yardımcı olmaktadır.
Vücumuzun doğal yaşamını sürdürürken dış ortamda kendisini
bekleyen tehlikelere karşı yapmakta olduğu savunma işlevleri işe
şunlardır.
a)Biyolojik eykenlere karşı koruma:Derinin
yaşamında da diğer yaşayan her canlı da olduğu gibi biyolojik bir
denge söz konusudur.Deri yüzeyi pek çok bakteri ve mikroorganizmalar
ile yüklüdür.Yaşayan bu canlıların hastalık oluşturmamalarında
derinin özel yapısı etkindir.Derinin sürekli olarak dökülerek
kendini yenilemesi bu mikroorganizmaların sürekli yenilenmesini
sağlar.Bu anlamda derinin yapılanmasında önemli olan iki savunma
mekanizması daha söz konusudur.Derinin dış yüzeyini ince bir film
tabakası gibi kapladığını düşüneceğimiz ‘’koruyucu
manto’’yapılanması vardır.Asit ve lipit salgılanmadan oluşan bu
manto mikroorganizmaların ve mantarların üreme şartlarını ortadan
kaldırır.Cildin asit değeri olarak nitelendirilen değer (PH)4.2-5.6
arasındadır,ortalama 4.5PH değeri şeklinde bilinir ve bu mantoyu
tanımlar.
b)Fiziksel ve kimyasal etkenlere karşı koruma:ışınlara
karşı korunma,ortamın ısı değişikiliğine göre iç ortam ısının
ayarlanması,geçici travmalara karşı savunma,kaza sonucu
karşılaşabileceğimiz derumlar,derinin sağlam yapılanması ve
elastikiyeti ile ilgilidir.Deri,su ve nemi normal yapısı ile
geçirmemektedir.
Cildin beslenmesi(Absorbsiyonu):
Cildin içten ve
dıştan beslenmesi cildin sürekli sağlıklı yaşamı için kaçınılmaz
zorunluluğumuzdur.Beslenme şartlarının yüksek kalitede olması
gereken sağlamlık için alt yapıyı verirken dış etkenlere karşı
nemlilik kazandırma dıştan beslenme ile mümkün olacaktır.Yakın
tarihe kadar cildin normal yapısının suyu ve nemi geçirmeye imkan
verdiğini düşünülmekteydi ancak araştırmalar göstermiştir ki cildin
suyu çift taraflı geçirgenliği söz konusudur.Ancak yağlar ve yağda
çözünen maddelerin emilimi kısmen daha alt tabakalara kadar
mümkündür.Emilebilir özellikteki maddeler kıl foliküllerinden gerçek
bu katmanı aşalar.
CİLDİN DEPO GÖREVİ:
Derinin alt yapısındaki yağlanmadan bahsetmiştik.Ayrıca
önemli bir su deposu ve kan deposu olduğu da yapılanmadan
görülmektedir.Deri, bu maddesel depolama ile bir anlamda savunma
mekanızmasına destek bvermektedir.
Solunum görevi:
Derinin gazları geçirebilmesi bünyenin ve dış
ortamın(ısı,nemlilik,gaz yoğunluğu)bağlı olarak etkinlik
kazanmaktadır.Deri,oksijeni geçirebilmesi ve karbondioksit değişimi
ile gereksimini karşılayabilmektedir.
Duyu Organı
Cildin sinir sistemi bölümünde,sinirlenmenin çok zengin
olduğunu ve ilgili merkezlere iletimi sağlayarak hassasiyetin ne
denli güçlü olduğunu dile getirmiştik.Bu hassasiyet vücudun her
yerinde farklı dağılım göstermekdir ve vücudun kabul edilemiyeceği
durumlarda rahatsızlık verici tepkimeler baş gösterir, kızarmalar,
kaşıntılar,..bu durum alerjik durumdan ayırmak gerekir.Bu tür
tahrişlerde görüntüler hemen ve belli bir bölgede kendini
gösterir.Alerjik durumlarda bu görüntüler aslı aynı anda ve belli
bir bölgede oluşmaz
CiLT SAĞLIĞIMIZI MAKSİMUN KORUYALIM
Cildimizin yapısı yaşamımızın aynasıdır.’’güzellik
sağlıktan geçer’’sloganı bilinçli insanın yaşam tarzı haline
gelmiştir.Derinin yapılanmasında çok net gördük ki alt tabakalardan
yukarı doğru hücre ve lif yapısının özel dizilişi derinin kalitesi,
sağlamlığı ve elastikiyetini belirlemektedir. Antik çağlardan beri
gündemini koruyan “güzellik” kavramı ve istenci gelişen medeniyetle
insanların bilinçle yaklaşımını sağlamıştır.Bu süreç içinde pek çok
akın yaşanmış ve günümüz teknolojisinde doğanın mucizevi gücünü
doğallığa en yakın formatlarıyla kullanma yönünde önemle yol
alınmıştır.Bir besin tamamlayıcı olarak kullanımını metabolizmamızın
sağlığını korumada yardımcı oluşunu ayrıntılarıyla incelemiştik
yaşayan organizma cildimizin sürekli ve çabuk yenilenmesi düzenli ve
zengin beslenmesini gerekmektedir,Cildin gereksinim duyduğu bu
yapısal elementleri zengin ve hazır şekilde bulması bu doğal yaşama
destek verebilmektedir.Epitel hücreler arasında yer alan boşlukları
sürek olarak açık tutması ve uygulandığı bölgedeki kan akımını
hızlandırarak ölü hücrelerin ortamdan uzaklaştırması ve yeni, genç
hücrelerin oluşumunu sağlamaktadır.Bitkinin yapısında bulunan
aminoasitler yeni hücre yapımını hızlandıran faktörlerdir. Deney
hayvanlarında normal beslenmenin %60 oranında kısıtlandığı
durumlarda bir hafta içinde kollajen çapraz bağlarında bozulma, 4 ay
içinde kollajen sentezin de azalma tespit edilmiştir.
Cildin dıştan beslenmesinin de emilimi mümkün
kozmetik mazemeleri ile sağlanabileceğini anlattık peki bu noktada
cildin doğal sağlıklı yaşamına tamamen doğal dıştan uygulanacak
preparatların (krem,serom,kapsül)vereceği desteği düşünmemek
mümkünmüdür.
Cildimizin normal şartlarda suyu ve nemi
geçirgenliğinin düşük olduğun,yağlar ve yağda çözünen maddeleri daha
alt katmanlara geçirebildiğini tekrar hatırlayalım kozmetik dünyası
cildin dışardan beslenmesi ve nemlenmesi üzerine prepatlar üretimini
hayvansal ve bitkisel yağlara yönelik yoğunlaşmıştır.Bileşiminde
bulunan lignin polisakkaritler, cildin çok daha katmanlarına kadar
ulaşabilmekte ve bileşimindeki etken maddelerin taşınmasını
sağlamaktadır derin tabakalara kadar gerçekleşen bu işler hücrelerin
sağlıklı oluşumunu ve yumuşamasını sağlayarak cildin sağlamlığının
ve elastikiyetinin oluşumunda destek vermektedir
Cilt problemleri ile mücadele gücü
araştırmacılara göre bitki jelinin etkin bileşimini yanı sıra PH
değeri ile ilintilidir.Cildin 4.2-5.6 arasındaki PH değerini koruma
yönünde önemle destek vermektedir.Ayrıca yakın tarihteki çalışmalar
göstermiştir ki,cilde çok kısa sürede yüksek oranda penetre olmakta,
jelinde bulunan spesifik kimyasallar ciltle etkileşerek iyileşme
sürecini hızlandırmaktadır. Bir görüşe
Maskelerin
çeşitlerine göre özellikleri;
1. Toprak
kilden meydana gelen maskeler:Cilt yüzeyinde kalın bir kabuk
oluştururlar. Cildin derinlemesine temizlenmesinde, gerilmesinde ve
sıkıştırılmasında etkili rol oynarlar.
2. Yosundan
meydana gelen maskeler:Deniz yosununun kurutulup toz haline
getirilmesi ile hazırlanırlar. Nemlendirici , temizleyici ve
canlandırıcı özellikleri vardır.
3. Toz
halindeki maskeler:Genellikle beyaz kilden meydana gelmektedirler.
Sulandırılarak kullanılırlar. Sulandırmak için uygun bir meyve yada
sebze suyu kullanılabilir.
4. Yağlı
maskeler:Cildi besleyici ve canlandırıcı maddeleri kapsar.
5. Jöleli
maskeler:Bir fırça ile yüze sürülerek kuruması beklenir. Yüzde
şeffaf bir kabuk oluştururlar. Kuruduktan sonra maske en alttan
başlamak üzere deri soyulur gibi yüzden kalkar.
Doğal Maskeler ve Özellikleri
-Kuru Ciltler İçin Maskeler –
· Üzüm ve
Kaymak Maskesi:Bir komposto kaşığı taze üzüm suyu yine bir komposto
kaşığı kaymakla iyice ezerek karıştırılır. bütün yüze sürülüp 20
dakika beklendikten sonra silinir.
· Yumurta
Maskesi:Bir yumurta sarısı iki şeker kaşığı zeytinyağı yada badem
yağı ile karıştırılır. Yüze sürüldükten 15dakika sonra durulanır.
· Çilek
Maskesi:Üç tane çilek iki yemek kaşığı kaymak ile ezilir ve bir
yemek kaşığı bal ile karıştırılır. Maske yüze sürülür ve 10 dakika
beklendikten sonra temizlenir.
· Yoğurt
Maskesi:Süzme yoğurt ince bir tabaka halinde yüze sürülür. 15-20
dakika bekledikten sonra ılık su ile temizlenir.
·
Salatalık ve Gliserin Maskesi:Salatalık rendelenip bir kahve kaşığı
gliserin ile karıştırılır. Bir müddet bekledikten sonra çalkalayıp
yüze sürülür. Bu maske her cilt tipine uygundur , fakat cildi kuru
olanlar bu maskeyi gliserin miktarını arttırarak uygulayabilirler.
Solunumun görevi
Solunum Sistemi
Soluduğumuz hava yoluyla, her tür çevresel etkiyle doğrudan ilişki
kurmuş oluruz. Yaşamın soluğunu içimize çektiğimizde, bu havayı tüm
insanlarla, yeryüzündeki tüm canlılarla paylaşmış oluruz. Solunum
yoluyla, ağaçlarla ve denizlerle bütünleşiriz. Bir dakika boyunca
10-15 kere soluk alırız. Her gün binlerce balonu şişirebilecek kadar
havayı kullanmamız gerekir. Böylece beden, yaşam kaynağı oksijeni
havadan alır ve kanda oluşmuş olan karbondioksiti hava yoluyla
dışarı atar. Soluduğumuz havanın yalnızca beşte biri oksijendir.
Bedenimiz, yaşamını sürdürebilmek için bu elemente muhtaçtır, çünkü
yaşam için zorunlu kimyasal enerjiyi ancak onun sayesinde
sağlayabilir. Pek çok hücre, bir süre oksijensiz kalabilir, ama bazı
hücrelerin oksijen gereksinimi süreklidir. Örneğin, beyin hücreleri
oksijensiz kaldıkları birkaç dakika sonunda ölürler ve bu ölümün
geriye dönüşü yoktur. Solunum ve dolaşım sistemleri, beden
hücrelerinin oksijenle beslenmesinden sorumludurlar. Soluk alıp
verme ritminin düzenlenmesi ise beyinde programlanır. Aldığımız her
solukla, gerekli yaşam enerjisini içimize çekeriz. Bu nedenle, gaz
değiş tokuşunun engellenmesine yol açan solunum problemleri,
bedensel canlılığın azalmasına, metabolizma sorunlarının artmasına
ve dokuların yıkımına yol açar. Solunum sisteminin işlevi ve oluşum
biçimi, uyum ve bütünlüğün karmaşık, ama güzel bir örneğini
oluşturur. Solunum hastalıklarına karşı önlemler Yalnızca
beslenmemiz değil, solumamız da bizi biçimlendirir. Solunum yalnızca
başka organları ve sistemleri etkilemekle kalmaz, hastalıklara da
yol açabilir. Beden bir bütün olduğuna göre, bu etkileşimin ters
yönde gerçekleşmesi de olasıdır. Akciğer tedavisinde, dolaşım
sisteminin durumu da göz önünde bulundurulmalıdır. Kalp ve dolaşım
sistemi hakkında öğrendiklerimiz, akciğerler için de önemlidir. Bu
doğrultuda, sindirim sisteminin ve özellikle dışkılama organlarının
durumuyla da ilgilenmek gerekir; çünkü akciğerler, bağırsakların,
böbreklerin ve derinin görevini, yani bedende oluşan atıkların
dışkılaşma görevini paylaşır. Bu organlardan herhangi birinde bir
problem oluştuğunda, beden, öteki organlara daha fazla görev
yükleyerek, dengeyi sağlamaya çalışır. Ama, atıkların
dışkılaşmasında akciğerlerin rolü sınırlıdır. Örneğin,
bağırsaklardaki bir tıkanıklığa akciğerler çözüm üretemez. Doku
ortamı sürekli olarak oksijenle beslendiğinde, pek çok hastalıklı
doku değişiklikleri önlenmiş olur. Kan dolaşımı yoluyla dokulara
taşınan oksijenin miktarı ise, öncelikle solumaya bağlıdır.
Değinilen konulara bakıldığında, bu sistem için öngörülecek olan
önlemlerin, öncelikle düzenli beden hareketleri yapmak ve doğru
solumak olduğu görülür. Solumak, farkına varılmadan gerçekleşen bir
işlevdir, ama doğru ve bilinçli solunumun değeri anlatılmakla
bitmez. Tüm hastalıklarda olduğu gibi, burada da geçerli olan
başlıca kural şudur: En etkili önlem, doğru yaşam biçimidir.
Beslenme, hareketlilik ve yaşam kalitesi, akciğerlerin sağlığını
büyük ölçüde etkiler
Duyu Organı
Dışarıdan gelen
uyartıları alarak,bu uyartılara cevap veren organlara duyu organları
adı verilir.Göz,kulak,burun,dil ve deri olmak üzere beş tane duyu
organımız vardır.
1.
GÖZ
Görme organımızdır.Dıştan içe doğru sert tabaka,damar
tabaka ve ağ tabaka olmak üzere 3 kısımda incelenir.Gözü koruyan
yapılar:
Kaşlar,göz kapakları,kirpikler,göz yaşı bezleri ve göz kaslarıdır.
Görüntü ağ tabakadaki sarı beneğe ters olarak düşürülür.Burada
oluşturulan görsel algı,reseptör hücreler vasıtasıyla optik
sinirlere aktarılır.Beyne iletilir.Beyin görüntüyü düzeltir.
2.
KULAK
Kulak duyma ve denge sağlamamızda görevlidir.Dış kulak,orta
kulak ve iç kulak olmak üzere 3 kısımda incelenir.Dış kulak yoluyla
toplanan ses dalgaları kulak zarına çarparak, bu zarı
titreştirir.Titreşimler çekiç,örs, üzengi kemikleriyle orta kulaktan
iç kulağa iletilir. Salyangoz içindeki sıvıda dalgalar halinde
ilerleyerek korti organındaki işitme hücrelerini uyarır. Uyartılar
beyne iletilir.
3. BURUN
Koku alma organımızdır. Burun boşluğu sapan kemiği ile sağ
ve sol bölmelere ayrılır. Her bölme de üst, orta ve alt bölmelere
ayrılmıştır. Üst kısım, koku alma duyusunun geliştiği sarı bölgedir.
Bu yapının tümünde makus ve titrek tüyler yer alır. Maddelere
kokularını veren moleküller makus içinde çözünerek sarı bölgedeki
sinirleri uyarır. Uyarının beyne iletilmesiyle koku algılanıyor.
4. DİL
Tat alma, çiğneme, yutma ve konuşmaya yardımcı organımız.
Dilin üzeri çok katlı yassı Epitel doku ile örtülü. Epitel
hücrelerinin arasında, üzerinde tat alma tomurcuklarının bulunduğu
papilla yer alıyor. Tükürükte çözünen maddeler duyu hücrelerini
uyarır. Bu uyartılar sinir hücreleriyle beyne iletilir ve tat alma
gerçekleşir. Dilin uç kısmı tatlı, arka kısmı acıya, arka yanlar
ekşidir.
KUSMA
3 Toksit Bakteriyel Besin Zehirlenmesi A.R Eley Bakteriyrel
besin zehirlenmesi bağırsağa bulaşmasıyla başlar. (bölüm 2) . bunun
sebebi besinlerde üretilen toksinlerin önceden bağırsağa nifız
etmesidir (tablo 3.1) Bu bölümde toksin üretmekten sorumlu
organizmaları örneğin staphylococcus aureus, clostridium botulinum,
bacillus cereus ve diğer bağırsağa etki eden toksinleri mesela
clostridium prefingens, B. cereus (ishal), enterogenic Esherichia
coli (ETEC), ve enterohaemorrhagic Eschericha Coli (EHEC)(Tablo
3.2). Shigella,pleisiomonas ve aeromonas gibi arasırada olasa besin
zehirlenmesiyle birleşerek toıksin üreten ve bölüm 4te
tartışacağımız diğer bahkteriler. 3.1 STAPHYLOCOCCUS AUREUS 3.1.1
Patogenesis Besinle taşınan toksinlerin bakteriler tarasından
bağırsağa salgılanmasıuyla Staphylococcal besin zehirlenmesi
olur.Bunlar Staphylococcal entoksin ve 8 serolojik ayrı
tür(A,B,C1,C2,C3,D,E ve F)bunlarda uzun zamandan beridir
belirlenmişti.Entertoksin F toksinlerin şok toksin sendromlarının
biyokimyasını gösterir.Toksit şok sendrom toksin1(TSST-1) aybaşı
boyunca kullanılan tamponlarlaçok sık işbirliği yaparak toksin şok
sendromunu üretir. Öncül patogenesis deneyimler bize Staphylococcal
besin zehirlenmesinin cholera toksin gibi klasik bir entertoksin
olmadığını göstermiştir.Ta ik bağırsak salgısıyla direk rol
oynadığını bilene kadar.Toksinlerin hareketleri bağırsakta etkili
olmasına rağmen stimulus kusma merkezine etki ederek beyin yoluyla
vagus nörüne ve neurotoksinlere ulaşır. Besindeki bakterinin aktif
büyümesi devam ettikçe toksin üretimi devam eder ve bu depolama
denilen olay sık devam eder.Her toksin tek başına bir polypeptide
zinciridir ki bu zincir 30 dakikanın özerindeki kaynamalara karşı
birçok proteoytik enzimleri korur.Ama yinede bu sebzesel salgılar
bazı durumlarda hayatta kalamazlar.Örneğin eğer toksin besinin
içerisinde üreyebilirse pişirilme işleminden sonra bakteri ölse bile
toksin faaliyetlerini eksiksiz sürdürebilir.Entertoksin türlerinden
en çok tellaffuz edeleni(besin zehirlenmesinde)Staphylococcal
entertoksin A(deniz) ki bu entertoksin yaklaşık %75ini kapsar
organızmada SED de besin zehirlenmesinin 2. en önemli
nedenidir.Öncül çalışmalar entertoksin türlerindeki bir birlikteliği
besinler ve staphylococci(ör. insan derisi)ni kaynak
göstermiştir.Her ne kadar birçok bulgu bu entertoksin üretildiğine
dair SEA dan daha fazlaysa da kliniksel kanıtlar çok daha doğru
orijinal düşüncelerden.Genellikle,yaklaşık olarak %15-20si staph.
areusinsan vücuduna entertoksin olarak bulunur;bu da bize
besin-ellemenin bulaşmaktaki önemini gösterir. 3.1.2 Kliniksel
Makaleler ve Tahminler Bu tür besin zehirlenmeleri karakteristik
bulantı,kusma,karın ağrısı ve halsızlıktır çok sık olarak ishal
görülür ama az olarak görünmeyebilir.Zehirli besinin alınmasından
yaklaşık olarak 1 ile 6 saat sonra kendisini gösterir.Ama bir çok
hasta genelde 24 saat içerisinde tamamen toparlanır. Spesifik bir
terapinin olmaması ve organizmanın yavaşlaması bize semptomların
ciddi şekilde yeterli olduğunu ve %10un üstünde vakalar dışında
hastahaneye gerek olmadığını gösterir. 3.1.3 Vaka ve epidemiology
(Salgın Hastalık) Birleşik Amerikadaki ikinci en sık rastlanan besin
zehirlenmesi vakası ve tutanaklara göre Macaristanda.İki ülkede de
beslenme alışkanlıkları aynı gibi ve tabii ki salgın oranı da
öyle.Bilinen yemeklerle ve birçok besin aracılığı ile Birleşik
Devletlerdeki hastalığın salgın olduğu öne sürülüyor.Grafikler
gösteriyor ki staph.aureus besin zehirlenmesine İngiltere ve
Japonyada çok az rastlanılıyor.Her ne kadar bu oranların
kaydedilmesi zor olsa da görüntü bu. Staph.aureus genellikle
besinlere insan tarafından taşınıyor;yani bu insan eliyle veya
çapraz contamination denilen(kaşık,bıçak,kürdan,cam,düğme)gibi
durumlarda oluyor.Özellikle inek ve sığırlarda alınan günlük
ürünlerde enfeksiyon bulaşabilir,%25 ile %50 oranında staph.aureus
insanlardan besinlere bulaştırıl
NEFES DARLIGI
Sadece efor sırasında oluşabileceği gibi ağır vakalarda
istitrat halinde bile olur.
A:solunum sistemi tümörleri
F:ağır anemiler
B:astma bronchiale
G:hipertiroad
C:bronşit
H:zehirlenmeler
D:şişmanlık ve gebelik
İ:psikolojik olaylar
ÖKSÜRÜK
1. BÖLÜM ÇOCUK SAĞLIĞI BEBEĞİN TEMEL GIDASI Anne Sütü:
Bebeğin büyüme özelliklerine ve ihtiyaçlarına en uygun gıda anne
sütüdür. Zaruri durumlar olmadıkça anne sütünden vazgeçilmemelidir.
Bu konu üzerinde peygamberimiz hadisi şeriflerinde bebek anne
sütünden mahrum edilmemeli, ondan daha hayırlı süt yoktur
buyurmuşlardır. Anne Sütünün Oluşumu: Doğumdan sonra anne beyninde
bulunan Hipofiz adlı salgı bezinden salgılanan prolakdin adlı
maddenin uyarısıyla annenin memelerinde süt yapımı başlar. Bebeğin
memeyi emmesi sırasında beyindeki merkezden oksitosin denilen
hormonun salgılanmasıyla süt kanalları kasların kasılmasıyla
kasılmasını sağlayarak sütün dışarı akmasını sağlar. Memeden geçen
her 300 mililitre kandan 1 mililitre süt oluştuğu hesaplanmıştır.
Anne Sütünün İçinde Neler bulunur: Anne sütünün içinde bebeğin
ihtiyaçlarına cevap verebilecek oranda şeker, protein, yağ, madensel
tuzlar ve vitamin bulunur. Anne sütünün faydaları sayısızdır. En
belli başlıları ise kolay sindirilmesi, ishal, kabızlık, gaz sancısı
gibi rahatsızlıklar daha az olur. Bebek hastalıklarından çocuk
felci, solunum ve bağırsak hastalıkları daha az görülür. Anne
sütünde demir, kalsiyum ve D vitamini bulunduğundan bebekte
kansızlık ve kalsiyum eksikliğiyle ilgili kemik zayıflığı görülmez.
Beynin gelişmesine lüzumlu olan yağ asidi anne sütünde daha fazla
bulunur. Bebeğin anne sütüyle beslenmesi anne ile çocuk arasında
psikolojik bir yakınlıkla manevi yönde de gıdasını alır. ÇOCUĞUN
SÜTTEN KESİLMESİ Çocuğun sütten kesilmesi dinimizde Kuran-ı Kerimde
Ahkaf ve Lokman surelerinde 30 ay ile iki yıl arasında
belirlenmiştir. bakara suresinde iki yıl olarak hükme bağlanır. Anne
ve babanın anlaşarak daha önce de sütten kesmeleri halinde
sorumlulukları yoktur. Vaktinden önce bebeğin sütten kesilmesi
çocukta uykusuzluk, heyecan, kızgınlık, iştahsızlık ve kusma gibi
durumlar meydana getirebilir, çocuğa alıştırarak kademeli olarak
sütten kesmelidir. Yolculuk, iş çıkarma, koruyucu aşı zamanlarında
sütten kesmemelidir. Sütten kesilen çocuğun bir yıl içinde demir
eksikliği olacağından ara sıra yağsız et, yeşil sebzeler verilmeli
sağlık yiyeceklerden, pirinç; patates, meyve verilmeli, ayrıca bir
yiyecek günlüğü tutmanın faydası vardır. ÇOCUĞUN SAĞLIĞI İÇİN
YETERLİ UYKU ŞART Yeni doğan bebekler günün büyük bir kısmını uykuda
geçirir. İlk iki ay süresince 16-18 saat uyurlar. Bazan uykusu
geldiği halde huzursuzlaşır. Yemekten önce ağlarlar. Bunlar normal
sayılmalıdır, fakat bir rahatsızlığı olup olmadığı araştırılmalıdır.
Bezinin kirli olması, bir yerinin ağrıması, üşümek veya terlemek
gibi rahatsızlığı varsa ortadan kaldırılmasıyla rahat ve normal
olarak uyur. İlk aylarda gaz sıkıntıları olacağından kucağa alıp gaz
sıkıntısından kurtarmalıdır. İyi bir uyku alışkanlığı kazandırmak
için, belli saatlerde odasının havalandırılarak kendi kendine
uyumaya alıştırılmalıdır. Çocuğun uykusunun sünnete göre tanziminde
ise, çocuklar sabah namazında uyandırılmalı kerahat vakti çıkıncaya
kadar uyku uyumalarına müsaade edilmemeli, yatsı namazına kadar
yatırılmamalıdır. Çocuğunuz uykuya dalmakta zorluk çekiyorsa bunun
sebepleri araştırılmalıdır. Çoğu zaman organik bir hastalığın
belirtisi olabilir. Yeni doğan bebekler zamanının beşte dördünü
uykuda geçirir. Uykusuzluğun başlıca sebepleri ateş, karın ağrısı,
kulak ağrısı, açlık ve öksürük olabilir. Çoğu zaman azarlanan ve
dövülen ailedeki kavgalara şahit olan çocuklar kolaylıkla uyuyamaz,
uykusuzluk çocukta sert mizaç geliştirir. Uykusuzluğa karşı
ebeveynlerin alabileceği tedbirler ise yatmadan önce çocuğa korkulu
masallar anlatmamalı, uyku kaçıracak oyunlar oynamaması sağlanmalı,
aile içi kavgalar çocuk önünde yapılmalıdır. Yatmadan önce bir
bardak süt uyumasını sağlayabilecektir. ÇOCUKTA İŞTAHSIZLIK PROBLEMİ
Çocuklarda iştahsızlık sebebi olarak ateşli hastalıklar sarılık,
nezle, grip, sinir hastalıkları, düzensiz yemek, çocukta iştahsızlık
yapabilir. Bu durumda sevdiği ve yenmesi kolay yemeklerle beslemeli,
fazla ısrarcı olunmamalıdır.
SAÇ DÖKÜLMESİ
Deri ve Yapısı
Simge Demiral
DERİ
Dokunma duyusu organı olan deri vücudun üstünü kaplar. Doğal
deliklerin içi, sindirim ve solunum organlarının iç ve dış yüzeyleri
de mukoza denilen yalınkat bir deriyle kaplıdır Derinin üstünde
kıllar ve gözenek adı verilen çok küçük delikler bulunur.
Derinin Yapısı
Deri üstderi ve altderi diye iki kısma ayrılır. Altderinin altında
da derialtı dokusu denilen yağlı bir tabaka yer alır. Bu tabaka
derinin kaslar ve kemikler üstünde kalmasını sağlar. Bundan
yararlanılarak hayvanların derisi kolayca yüzülebilir.
Üstderi’nin kalınlığı bir milimetrenin onda biri kadardır. Üst kısmı
cansız (boynuzsu tabaka), alt kısmı canlıdır. Üstteki ölü hücreler
aşınıp döküldükçe alttan yeri doldurulur. Malpigi tabakası da denen
canlı kısımda deriye rengini veren boya maddeleri bulunur.
Altderi esnek ve dirençlidir. Kılcal kan damarları, sinir uçları,
kıl kökleri, ter ve yağ bezleri bu kısımda bulunur. Kıl’ın gövdesi
cansız, fakat kökü canlıdır. Kıl günde ortalama 0,2 mm kadar uzar.
Kan dolaşımı arttıkça kılın büyümesi de hızlanır. Kötü beslenme ve
kötü kan dolaşımı kılların dökülmesine yol açar. Bazı hastalıklar da
kılların dökülmesine sebep olur (kellik, saçkıran v.b.). Kılların
beyazlaşması ise kıl soğanındaki boya maddelerini akyuvarların yok
etmesinden ve mikroskopik hava kabarcıklarının kıla yerleşmesinden
ileri gelir. Her kılın dibinde bir irkilme kası vardır. Soğuk ve
korku gibi etkiler bu kasın kasılmasına ve kılın dikleşmesine sebep
olur. Kılların dibinde bulunan salkım biçimindeki bir yağ bezi
durmadan yağlı bir sıvı salgılar. Bu yağ deriyi ve kılları
yağlayarak sudan korur.
Derinin Duyarlığı
Deri dokunma organıdır. Dokunma, basınç, sıcak, soğuk ve acıyı
algılar. Altderide bulunan sinir uçlarına bağlı duyu cisimciklerinin
kimi dokunmayı, kimi basıncı, kimi sıcağı, kimi soğuğu, kimi acıyı
alır. Geniş yüzeyi ve büyük duyarlığıyla deri vücudumuzun dış
etkilerden korunmasını sağlar.
SES KISIKLIĞI
ile iletişimi sağlayan ses ve konuşma insan yaşamı için çok
önem taşıyan hususlardan biridir. Sesde değişiklik yaratan nedenler
burun ve akciğer arasındaki solunum yolları patolojilerinde
nörolojik veya psikolojik olabilir. Vokal kord lezyonlarında ilk
belirti ses kısıklığıdır
Larinks; solunum, konuşma, yutma ve öksürük gibi fonksiyonlarda
önemli rol oynayan bir organdır.
LARİNKS ANATOMİSİ
LARİNGEAL İSKELET
Laringeal iskelet bir kemik ve üçü çift, üçü de tek olmak üzere
toplam dokuz kıkırdak oluşturur.
Hyoid Kemik
Hyoid kemik 3. servikal vertebra seviyesinde bulunan, U şeklinde ve
3. parçadan oluşan bir kemiktir.
Tiroid Kartilaj
Larinksin en büyük ve çıkıntılı kıkırdağı olan tiroid kartilaj,
Larinksin ön ve yan duvarlarının büyük kısmını oluşturur.
Cricoid Kartilaj
Larinksin alt kısmındaki tek kıkırdaklardan biridir. Tam bir halka
şeklindedir.
Epiglot
Bu kıkırdak her tarafı mukoza ile çevrili, ince lamina şeklinde bir
kıkırdaktır.
Aritenoid Kartilaj
Orta hattın iki tarafında, larinksin arka kısmında ve cricoid
kartilajın üzerindedir. Üçgen prizma şeklinde bir kıkırdaktır. Bu
prizma tepesi yukarıda, tabanı aşağıda olacak şekilde durur. Tepesi
corniculate kartilaj ile eklem yapar. Tabanının ön köşesine
processus vocalis denir ve buraya ligamentum vocale tutunur.
Cuneiform Kartilaj
(Wrisberg Kıkırdağı)
Ariepiglottik fold içerisinde bulunurlar. Farklı büyüklükte olabilen
bu kıkırdaklar bazen bulunmazlar.
LARİNKSİN EKLEMLERİ
Larinsin kıkırdakları arasında fonksiyonel yönden önemli olan
krikotiroid ve krikoaritenoid eklemler bulunmaktadır.
Krikotiroid Eklem
Tiroid kıkırdağın inferior kornusu ile krikoidin posteromedial
parçası arasındaki küçük bir eklemdir. Eklem kapsülle çevrilidir.
Eklem kapsülü sinovyal zar ile örtülüdür. Eklem çoğunlukla iki
tarafta asimetriktir ve öne ve arkaya harekete izin verir.
TERLEME
KONUTLARDA ENERJİ EKONOMİSİ Konutlarda enerji ekonomisinin
başlıca yolu ısı yalıtımından geçmektedir. Isı yalıtımı, kullanılan
enerjiden tasarruf sağlanması nedeniyle bir parasal tasarruf ortaya
çıkartmaktadır. Isı yalıtımıyla ortaya çıkan diğer bir sonuç, daha
az yakıt ve daha az baca gazı nedeniyle çevre kirliliğini azaltıcı
yönündeki etkisidir. Bu bölümde, binanın; yapısını, konumunu ve
kullanım amacını belirleyen unsurları, binalarda ısı yalıtımını,
bina elemanlarında yalıtım uygulamaları, ısı yalıtımının çevre
kirliliğine etkisini, su buharı geçişi ve terlemenin kontrolünü,
optimum yalıtım kalınlığının hesabına uygulamaları, binalarda
projelendirme aşamasında alınabilecek enerji tasarrufu önlemlerini
ve ekonomik analizi işlenecektir. 1.1. Isıl Konfor İnsanların
çalışma verimlerini bulundukları ortamın sıcaklığı büyük oranda
etkilemektedir. Çalışma ortamının ısıl şartları, insanların bedensel
ve zihinsel üretim hızını etkilemektedir. Isıl konfor ve iç hava
kalitesi, bireyin bir ortamdaki ısıl şartlar içinde kendisini rahat
hissetmesi ve bu şartlardan doğan sağlık sorunları ile
karşılaşmayacağı bir ortamın özellikleridir, insan sağlığı onun
üretimini doğrudan etkileyen bir faktördür. Eğer insan bulunduğu
ortamın sıcaklığı nedeniyle hasta oluyorsa ya işe gidemeyecek, işi
tamamen aksayacak ya da işte bulunduğu ortamda daha verimsiz
çalışacaktır. Çalışma veriminin sıcaklıkla değişimine ilişkin
diyagram Şekil 3.1de verilmiştir. Benzer çalışmalar aktif iş, yavaş
iş, kış giysisi hafif giysi gibi faktörler göz önüne i alınarak da
yapılmıştır. Ortam sıcaklığı ve konforu iş yerlerindeki iş
kazalarını bile etkilediği kaydedilmektedir (TOKSOY, M., 1995). İç
hacimlerin konfor durumunun belirlenmesinde, iç hacim hava
sıcaklığı, iç bağıl nem, iç hacim hava hızı, malzemelerin ısı depo
etme yeteneği ve iç yüzey uçaklıkları etkili olmaktadır, iç yüzey
sıcaklığı konfor ortamının belirlenmesinde bir faktör olmaktadır, iç
yüzey sıcaklıklarının konfor sıcaklıklarında olması yakıt tüketimini
de azaltacaktır, iç yüzey sıcaklıklarının düşük olması hava
akımlarını artıracağından, iç ortam sıcaklığı normal düzeyde olsa
bile konforsuzluk ortaya çıkartacaktır. İç yüzey sıcaklığı aşağıda
verilen ifadeden hesaplanabilmektedir: Şekil 1.1. Sıcaklığın Çalışma
Verimine Etkisi (TOKSOY, M., 1995) (3.1) Denklem (3.1)deki
sembollerin anlamları aşağıdaki gibidir: Tiy İç iç içayüzey
sıcaklığı, Tiç iç ortam sıcaklığı, Tdış Dış ortam sıcaklığı,
IsıLdış Dış ortamın ısı taşınım katsayısı, aortamın ısı taşınım
katsayısı, geçirgenlik direnci. Isı geçirgenlik direnci 1/A olup,
Denklem (2.2)de aşağıdaki gibi verilmiştir: Denklem (3.1) ve
(2.2)den görüldüğü gibi iç yüzey sıcaklığı iç ve dış ortam hava
sıcaklıklarına, iç ve dış yüzeyin ısı taşınım katsayılarına ve yapı
malzemesinin ısı geçirgenlik direncine bağlı olmaktadır. İç yüzey
sıcaklığının ortam sıcaklığına 2-3°C gibi yakın sıcaklık farklarında
olmasının konfor hissi yarattığı belirtilmektedir. Çeşitli konfor
durumları için iç ortam sıcaklığı ile iç yüzey sıcaklığı arasındaki
ilişki Çizelge 3.1de görülmektedir. Çizelge 1. Çeşitli Konfor
Durumları İçin İç Ortam ile İç Yüzey Sıcaklıkları Arasındaki Fark (PEHLEVAN,
A., 1993) Ti - tiy °C Konfor Durumu 2 Çok konforlu 3 Konforlu 4 Az
konforlu 6 Konforsuz 8.5 Soğuk 8.5 Çok soğuk İç yüzey sıcaklığının
konfor şartlarında kalması için, Denklem (3.1), (2.2) ve, Çizelge
(3.1) göz önüne alınarak dış duvar malzemesi ve kalınlığı tespit
edilebilir. Konfor sıcaklığının sağlayacak ısı geçirgenlik direnci
değerleri verilmiş duvar kullanıldığında konforlu bir ısınmanın yanı
sıra yoğuşmaya da engel olunabilmektedir. Konfor ortamını sağlamada,
odanın sıcaklık, nem ve hava hızı için aşağıdaki değerler
verilmektedir: sıcaklık : 18-22°C nem : 35-70 % hava hızı : 25 m/sn
Konforsuzluğa neden olacak hava hızları pencere ve kapıların
yeterince sızdırmaz olmamasının yanışına, iç yüzey ve ortam
sıcaklığı arasındaki farkta olabilir.
VİTAMİNLER
Vitamin A (beta-Karoten): deri,gözler ve
kemikler için gereklidir. Antioksidandır . akciğer, mide,yemek
borusu, gırtlak ve idrar kesesinde oluşabilecek tümörleri başlangıç
aşamasında önler.
Vitamin B1 (Tiamin): sıcak, ışık, ve
etkilenip zarar görür. Pişirilerek alındığında kayba uğrar. Doku
oluşumu destekler. Glikozun yanmasının etkisinden dolayı enerji
verir.
Eksikliğinde dişeti hastalıklarına, diş
çürümelerine, yorgunluk, depresyon, kabızlık, ve beriberi
hastalığına sebep olur. Çocukların büyüme ve gelişmeleri için ok
gereklidir.
Vitamin B2(riboflovin): ışık ve ısıdan etkilenip zarar görür. Vitamin B6 işle
birlikte kan hücrelerine etki ederler. Eksikliğinde deri
hastalıklarına, göz hastalıklarına sinirsel bozukluklarına , büyüme
bozukluklarına sebep olur.
Vitamin B3 (Niacin): metabolizmaya
enerji sağlar ve metabolizmayı ayarlar. Derinin , kasların ve
sinirlerin yenilenmesini destekler. Eksikliği çocukların büyümesine
önler ve Pellegra hastalığına sebep olur.
İlk çalışmalarına 1952 yılında başlayan Dr
Abram Hoffer M.D.,PH,D. Niacinin yüksek dozlarına uygulayarak bir
çok şizofreni hastasını iyileştirebilmiştir.
Vitamin B6 (pyridoksin): ısı ve ışıktan
etkilenir. B2 Vitamini ile birlikte çok önemli metabolizma
işlevlerinde etkili olur. Sinir bozukluklarına (örneğin) vatan
hasreti hastalıklarına ), kansızlığa, deri ve göz hastalıklarına iyi
gelir.
Vitamin B12(cobalamin): ışık hava ve
ısıdan etkilenir. Genel olarak ette bulunan bu vitamin çok az
bitkide bulunur. Sinir hücrelerinin işlevi ve metabolizma için çok
gerekli bir vitamindir. Kan hücrelerinin oluşmasını destekler.
Eksikliği bir çok sinirsel rahatsızlığa ve kansızlığa sebep olur.
Vitamin C (Askorbikasit): ışık, ısı ve
havada bozulur. A ve E vitaminleri ile birlikte çok güçlü bir
antioksidan etkiye sahip olduğundan savunma sistemini kuvvetlendirir
ve enfeksiyonlara karşı koyar. Dişler ve kemikler için çok
gereklidir. Damar yapısında, zedelenme ve yaralanmalarda çok önemli
rol oynar. Kanser yapısında etkisi olan Nitrosaminleri durdurarak
kanseri engeller. Tüm vücudumuz için çok gerekli olan bu vitamini
vücudumuz kendisi (hayvanlar kendileri üretebilirler)
üretemediğinden mutlaka dışardan almak zorundayız. Eksikliğinde
iskorbik hastalığı oluşur.
Vitamin E (Ttocopherol): A ve E
vitaminleri ile birlikte hücreleri serbest radikallerden koruyan
önemli bir antioksidandır. C vitamini ve karotenoidler, E vitamini
ile birlikte yeteri kadar bulunurlarsa hücreleri hasar görmekten
korurlar. Böylece büyük bir olasılıkla kanser oluşumuna da karşı
koyalar. Eksikliği konsantrasyon gücünü kasları ve savunma sistemini
zayıflatır. Böylece enfeksiyonlar, kanser gibi hastalıklar ,
romatizma , diyabet, damar sertliği ve inmeler oluşabilir. Kalp
hastaları savunma sistemi zayıf olanların (en fazla 100 mg kadar
yüksek dozlarda) kullanmaları faydalıdır.
Karotenoid: Serbest radikalleri
etkisizleştiren önemli bir antioksidandır.
Karoten : A vitamini olarak da
adlandırılan güçlü bir antioksidandır.
Beta-Karoten: vitamin A oluşumundan bir
önceki basamakta yer alır. Vücudu korur. Hastalıkların iyileşmesini
hızlandırır. Gözleri kuvvetlendirir.
Cholin : B kompleksi vitaminlerdir.
Sinir sistemi ve beyin fonksiyonu için önemlidir. Bu yüzden
Alzheimer hastalığına olumlu etkisi vardır. Karaciğer toksinlerden
temizler. Sakinleştirici ve kolestrolu kontrol edici bir etkiye
sahiptir.
B3, B5,, B6 ve B12 vitaminleri bazı
minerallerle koordinasyon içinde çalışarak beyin fonksiyonlarına çok
olumlu etki ederler.
MİNERALLER
Kalsiyum: kemiklerin ve dişlerin büyümeleri ve sağlam olmaları için
gereklidir.
Krom : kan şekerini dengeler. Glikoz oluşum ve dönüşümüne
yardımcı olur.
Bakır: Kanın oluşmasına yardımcı olur.
Demir : Vücudun enfeksiyonlara direncini arttırır. Kırmızı kan
hücrelerine oksijen taşır.
Magnezyum : Kemik yapımında rol oynar. Histadin adlı amino asidin,
histamini şekerlenmesini önler. Histamin şiddetli kaşıntı gibi
alerjik reaksiyonlara sebep olur. Ancak histaminin şekerlenmesine
engel olan kaşıntı durdurucu anti alerjik bir rol oynar.
Mangan : Kasları ve sinir sistemini besler eksikliği kansızlığa,
ostropoza, cinsel organlarda işlevler bozukluklara ve büyüme
bozukluklarına sebep olur.
Fosfor: Diş ve kemik büyümesinde etkilidir. Enerji
metabolizmasında da rol oynar.
Potasyum : Hücre içerine madde giriş çıkışlarında ve hücre
metabolizmasında rol oynar. Kaslara enerji sağlar.
Selenyum :Antioksidan enzimlerle birlikte olur ve onlar tarafından
kullanılır.
Sodyum : Potasyumla birlikte vücut sıvılarını dengede tutar.
Aminoasitlerin ve glikozu hücrelere taşır
Çinko : Savunma sistemini kuvvetlendirir. Büyümeye yardımcı olur.
Kaliyum : Sinir sisteminin işlevselliği ve asit dengelenmesi için
önemlidir.Natrium ve Chlorid ile birlikte vücudun su depolayışını
dengelerler. Eksikliği kas zayıflıklarına yada felçlere neden
olurlar.
Klor : Mide asidinin oluşumunda etkilidir. Eksikliği kramplara,düşünce
tembelliğine ve iştahsızlığa neden olur.
Natriyum : Kan basıncının düşmesini engeller. Yemek tuzu şeklindeki
çok fazla alımı tansiyon yüksekliğine sebep olur.
Kaliyum sorbat: Bir çok enzimin işlevselliği için önemli ve gereklidir.
Sinir ve kas hücrelerinin işlevler,ini düzenler.
ENZİMLER
Sindirim
enzimleri vücut için gerekli olan kimyasal redikasyonların
oluşmasına yardımcı olurlar. Gıdalarımız içinde yer alan
proteinlerin aminoasitlere dönüştürülmesine ve daha sonra bu
animoasitlerin vücut proteinine dönüştürülmesinde en büyük rolü
sindirim enzimleri oynarlar.
Amylase : yağları ve şekerleri parçalayarak sindirime yardımcı olur.
Bradykininase : ağrı giderici ve iltihap giderici (antiinflammatör) etkiye
sahiptir. Savunma sistemini uyarıcıdır.
Catalase : dokularda su toplanmasına engeller.
Cellulase: Selulozun sindirim,ine yardımcı olur.
Creatine phosphokinase : kaslarda enerji toplanması ile ilgilidir.
Lipase : Yağ parçalayıcı olarak sindirimde rol oynar.
Proteolytiase: Gıda parçalanmasına yardımcı olur.
Ve diğerleri Oxidase, Alimase, sgot, Transaminase, Lactic
dehydrogenase, Nudeotidase. Spot Transaminase, spgt Transaminase.
MONO ve POLYSAKKARİDLER
Acemannan savunma
sistemini harekete geçirmekte önemli bir rol oynar. O , tümör ve
bakteri öldürücü beyaz kan hücrelerini uyarır ve bu hücrelerin
çoğalmasını sağlar. Bu şekerler dışarıdan kullanıldıklarında cildin
nemlendirilmesinde başlıca rol oynar. Mucopolysakkarinler
normalinde 10 yaşımıza kadar vücudumuzda üretilirlerse de, 10
yaşından sonra vücut dışı kaynaklardan alınmaları savunma sistemimiz
için gereklidir.
LİGNİN ve SAPONİNLER
Lignin : California’dan Elizabeth Burdick’e (biyokimyager) göre
bitki tıpkı bir taşıyıcı kamyon gibi de görmemiz gerekiyor. Çünkü
cilt sağlığı için gerekli olan suyu, aminoasitleri, vitaminleri.
Minareleri ve enzimleri kamyona yükleyip cildin en alt tabakalarına
taşır. İşte cildimizin sağlığına ulaşabilmesi için önemli olan bu
taşıma, cildin derinliklerine hızla nüfus edebilme özelliklerinde
bulunan Lignin maddesi sayesinde gerçekleşmektedir.
Sponin :
temizleyici,antiseptik ve anti mikrobik özelliklere sahiptir.
ANTRAGİNONLAR
Antraginonlar
ağrı dindirici ve müshil etkisine sahip özelliklerdedirler.
Antimikrobik
özelliklere sahip olan antraginonlar sindirim sisteminin çalışmasına
da yardımcı olurlar.
Aloin ve
Emodin:
Acı kesici ve ağrı dindirici- ayrıca antibakteriyel ve antiviral
özellikler.
Barbolin ve
İsobarbolin:
Antibiyotik özellikleri ve ağrı kesici etki.
Anthranol,
Anthracen ve Aloetic asit:
Hiçbir toksin
etkisi olmaksızın antibiyotik etkisi.
Aloe Emodin:
Müshil etkisi.
Cinnamic asit:
Anestezik etki- ölü dokunun çözülmesine yardımcı.
Chrysophanic
asit:
Mantar öldürücü etki.
Ethereal yağ:
Teskin edici ve ağrı kesici.
Tesistannol:
Bakteri öldürücü.
YAĞ ASİTLERİ
Yağ asitleri,
gıdasal yağların yapı taşlarını oluştururlar. Kimyasal yapılarına
göre vücutta çok değişik etkilere sahiptirler. Örneğin kolesterol
düzeyine etki ederler.
Enerji taşıma
görevlerinin dışında yağda çözünebilen (A-D-E-K) vitaminlerini
vücuda yararlı hale getirirler.
Kollestrol:
Önemli bir anti-inflamatör
Campesterol:
Önemli
bir anti-inflamatör
Beta-Sitosterıl:
Önemli bir anti-inflamatör
SALİSİK ASİT
Salisik asit
aspirinin sahip olduğu özelliklere benzer özerliklerdedir. Anti-inflamatör
ve anti-bakteriyel özelliklerdedir.
AMİNO ASİTLER
Amino asitler tüm
vücut işlevselliği için ciddi öneme sahiptirler. Onlar beyinin de
işlevselliğini etkilediklerinden depresyon tedavisinde de
kullanırlar.
Vücudumuz için
gerekli olmasına rağmen vücudun kendi üretemediği 8 farklı amino
asit vardır. İşte bu 8 amino asitin de 7 si bazı bitkilerde
bulunmaktadır. Önce bu 7 amino asiti ele alalım.
Lysin:
vitamin C ile birlikte oluşturdukları biyokimyasal L-Carnitin
sayesinde kas dokusunun çok daha iyi oksijen almasını sağlar.
Böylece kasların yorulmasını geciktirir. Büyümeye yardımcı olur.
Hormon ve enzimlerin üretilmesini destekler. İktidarsızlık
problemlerinin çözülmesine yardımcı olur. Konsantrasyon gücünü
arttırır. Eksikliği protein sentezini yavaşlatarak kas ve dokulara
zarar verir.
Methinoin
Valin:
karaciğerde hiç işleme uğramadan kaslar tarafından alınır. Beynin
işlevi için gerekli olan (trytoghan, phenylalin ve tyrosin) gibi
maddelerin alımında rol oynar.
Threonin:
karaciğerin yağ yapmasını engeller. Özellikle vejetaryenler de çok
az bulunduğundan ek gıda maddeleri alınması gereklidir.
Leucin: Enerji
kaynağı olarak kullanılır. Deri ve kemiklerin sağlıklarına
kavuşmalarında etkilidir.
İsoleucin:
Kaslar
için enerji kaynağıdır. Hemoglobinin oluşumunda rol oynar.
Phenylalanin:
Açlık hissi azaltır. Cinsel isteği arttırır. Depresyonu azaltır ve
beyin işlevlerini daha iyileştirir.
SOLUNUM SİSTEMİ HASTALIKLARI
Solunum olayı dört aşamada gerçekleşir:
1-Atmosfer ile (solunum sisteminde havanın
ulaşabildiği en son nokta) arasında havanın içe ve dışa akımı,
2-Kan arasında oksijen ve karbondioksit nakli,
3-kanda ve doku sıvılardaki oksijen ve
karbondioksitin hücreler içine ve dışına taşınması,
4-Tüm bu işlemler ve solunumun diğer
basamaklarının regülasyonu,
Akciğer genişlemesi ve daralmasında iki etken vardır;
1-Diyafram kasının kasılması ve gevşemesi ile
göğüs kafesi hacminin arttırması ve azaltması,
2-Kaburgaların yükselmesi ve alçalmasıyla göğüs
ön-arka çapının azalması ve çoğalması,
Sağlıklı erişkin bir erkek bir dakikada yaklaşık on
iki defa nefes alır ve her defasında yaklaşık 500 cc hava solunum
sistemine girer.Akciğerlerde kanın oksijenle teması aralıksız olarak
sürer.Nefes verilen dönemde bile akciğerlerde bir miktar hava kalır
ve bu hava ile oksijenasyon işlemi sürdürürlür.
Solunum sistemi hastalıklarının birçoğunda dolaşım
sistemi de bazı patolojiler gösterebilir.Bu yüzden bu tür
hastalıklara yaklaşırken kardiyovasküler sorun bulunup
bulunmadığının sorgulamasında büyük yarar bulunmaktadır.
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
AKAPNİ |
Kanda karbondioksit bulunmaması durumudur.Bazen
hipokapni olarak da adlandırılır. |
|
ALLERJİ |
Bir antijen ya da allerjen tarafından
tetiklenen ve vücudun savunma sistemi tarafından geliştirilen
bir reaksiyon. Normalde vücuda zarar verme ihtimali olan yabancı
maddelere karşı otomatik olarak oluşan bir olaydır.Fakat bazı
durumlarda çok ileri boyutlarda reaksiyon gelişebilir ve vücut
için riskli tablolar ile karşımıza çıkabilir.Basit cilt
döküntülerinden , nefes borusunun aniden tıkanmasına kadar çok
farklı tablolar geliştirebilir. |
|
ASTMA BROCHIALE |
Duyarlığı artmış hava yollarının herhangi bir
etken ile geçici olarak yaygın daralmasıdır.Nöbetler halinde
nefes darlığı atakları olur.alerjik olabileceği gibi , yıllar
önce geçirilmiş bir akciğer enfeksiyonuna bağlı olarak da
gelişebilir. |
|
BRONŞİT |
Akciğer bronşlarında viral ya da bakteriyel
enfeksiyon sonucu gelişir.öksürük temel bulgudur. |
|
KOAH |
Bir yıl içinde en az üç ay süre ile ve
birbirini izleyen iki veya daha fazla yıl devam eden kronik
bronşit , aşırı yapımının sebep olduğu öksürük ve balgam
çıkartmak ile karakterizedir. |
|
PNOMONİ |
Enfeksiyonlar , kimyasal ajanlar , alerji gibi
sebepler oluşur.Aniden başlayan titreme , üşüme ve yüksek ateş
vardır.Bulantı , kusma , halsizlik , iştahsızlık görülebilir. |
|
PULMONER EMBOLİ |
Ani nefes darlığı ile baslar. Göğüs ağrısı, kan
tükürme olabilir.Akciğerlere giden ana damarın pıhtı ya da başka
bir nedenden dolayı aniden tıkanması söz konusudur. |
|
TÜBERKÜLOZ |
Mikobakteriyum Tüberkülozis adı verilen
mikroorganizma tarafından oluşturulur. Buluşma solunum, sindirim
ya da direkt yolla temas sonucu olur. Öksürük, gece terlemesi,
orta derecede balgam, iştahsızlık, anemi görülebilir. |
|
VEREM |
Tüberküloz |
Solunum sistemi hastalıklarında Aloe Vera’nın ve diğer
doğal ürünlerin kullanımında her zaman akılda bulundurulması gereken
belli başlı hususlar şunlardır;
1-Bu tür hastalıkların hemen hemen tamamı hücre
yıkımı ya da hücrenin normal histolojik yapısında bozulma ile
seyretmektedir. Bu yüzden tüm solunum sistemi hastalıklarında elma
ya da böğürtlen gibi meyvalar ile desteklenmiş formunun kullanımının
arttırılmasının faydalı olabileceği düşünülmektedir.
2-Solunum sistemi hastalıklarının çok büyük bir
bölümü enfeksiyonlarla birlikte seyretmektedir.İnsan solunum sistemi
, mikropların organizmaya girmesi için açık bir kapı
pozisyonundadır.Bununla birlikte akciğerlerimizi oluşturan doku ,
çok hassas olup , bu tür enfeksiyonlardan çok çabuk
etkilenebilmektedir.Bademcikler ise , bir tür baraj gibi ,
mikropların aşağı solunum yollarına inmesini engelleyen bariyer
görevini üstlenmişlerdir. Böyle bir anatomik yapılanmada,
enfeksiyonla seyreden solunum yolları hastalıklarında doğal
antibiyotiklerin kullanımı etkili olabilmektedir. Bu kapsamda
sarımsak ya da arı propolisi en önemli maddeler olma özelliğini
göstermektedirler.
3-Solunum yollarının en önemli enfeksiyöz
hastalıklarından birisi de Tüberkülozdur.Halk arasında “verem” ya da
“ince hastalık” olarak tanınan Tüberküloz , yüzyıllar boyu toplum
sağlığını tehdit eden çok önemli bir hastalık olma özelliğini
göstermiştir.
4-Solunum yollarının bir diğer önemli hastalık
grubunu da alerjik hastalıklar oluşturmaktadır.Alerjiye neden olan
ve organizma tarafından salgılanan “histamin”adındaki madde üzerinde
etkisinin bulunduğu bilim çevrelerince bilinmektedir.Buna ek olarak
arı poleninin kullanımı ile e bu tür alerjik hastalıklarda olumlu
sonuçlar elde edilebilmektedir.
5-Solunum sistemi “serbest radikal” olarak
bilinen ve insan vücuduna dış ortamdan giren ve zarar veren
maddelerden de fazlasıyla etkilenmektedir.Serbest radikallerle
mücadele en önemli maddelerin başında da C vitamini
gelmektedir.Bu tür şikayeti bulunan ya da risk altındaki kişilere
C vitamini takviyesi ileri dönemlerde ortaya çıkma ihtimali
bulunan hastalıklara karşı korunmak anlamında etkili olabilir.
6-Tümörel oluşumunlarda ise , mümkün olduğu kadar
yüksek konsantrasyonda , istenen sonucun elde edilmesi için etkili
olabilecektir.
ÜRÜNER SİSTEM HASTALIKLARI
Böbrekler iki büyük görev yaparlar;
1-Vücutta metabolizma sonucu oluşan son ürünlerin
atılmasını sağlarlar.
2-Vücut sıvılarının dengesini ve yoğunluklarını
kontrol ederler.
Her iki böbrekte yaklaşık 2.400.000 nefron adı verilen ve
her biri kendi başına idarar üretebilme yeteneğine sahip fonksiyonel
birim bulunmaktadır. Nefron , esas itibariyle sıvının süzüldüğü bir
glomerül ve uzun bir tüpten oluşur.Kanın glomerüllerden süzülmesini
takiben açığa çıkan sıvı bu tüplerden geçerek idrar haline
dönüşür.Daha sonra üreterler aracılığıyla mesanede biriken bu idrar
uretra kanalıyla vücuttan atılır.70 kg’lık bir kimsede iki böbrekten
geçen kan miktarı yaklaşık 1200 ml/dakikadır.Belli başlı üriner
sistem hastalıkları ve bu hastalıkların karakteristik tanımlamaları
şu şekildedir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ASETONÜRİ |
İdrarda aseton düzeyinin normalden fazla olması
hali.Yağ oksidasyonunun tamamlanamaması sonucu görülür. |
|
BÖBREK TAŞLARI(ürolitiasis) |
Yerleşim yerine ve taşın kimyasal
özelliklerine göre farklı gruplara ayrılırlar.Eğer taş belirli
bir bölgede sabit duruyorsa ve hiç oynamıyorsa , sessiz kalır ve
sancı yapmaz.Hareketli , küçük taşlar en fazla sancıya sebep
olanlardır.Beslenme alışkanlıkları ve genetik faktörler söz
konusudur. |
|
BÖBREK YETMEZLİĞİ |
Az ya da hiç idrar çıkartamama
hastalığıdır.Kanama,ishal,kusma,yanık ve aşırı terleme gibi
durumlarda böbreğe gelen kan miktarındaki azalmaya bağlı olarak
gelişir.Böbreklerin yetersiz kalması ile kanda biriken zararlı
maddelerin temizlenmesi için bu tip hastalar periyodik olarak
diyaliz makinasına bağlanırlar. |
|
DİYABETİK GLOMERÜLOSKLEROZ |
Şeker hastalığının ilerlemesi ile oluşur.Şeker
hastalığına bağlı ölümlerin yarısının sebebi bu
hastalıktır.Sıklıkla hipertansiyon ile birlikte gelişir. |
|
FANCONI HASTALIĞI |
Genetik geçişi olan ve böbrek fonksiyonlarında
bozulma ile ilerleyen bir hastalıktır. |
|
GLOMERÜLONEFRİT |
Her iki böbreğin glomerül denilen bölgelerini
tutan kalıtsal olma ihtimali bulunan bir hastalıktır.kronik
böbrek yetmezliğinin en sık rastlanan sebebidir. |
|
GOODPASTURE HASTALIĞI |
Hızla ilerleyen nefrit belirtileri ile beraber
balgamdan kan gelmesi de vardır.Hastalık özellikle genç
erkeklerde görülür.bağışıklık sistemini ilgilendiren bir
hastalık olduğu düşülmektedir. |
|
LUPUS NEFRİTİ |
Sebebi tam olarak bilinmeyen bir bağışıklık
sistemi hastalığıdır.Akciğer zarı kalp zarı,karın zarı ve
derinin tutulumu söz konusudur. |
|
PROSTAT ADENOMU |
Erkeklerde 60 yaşından sonra %50 görülür.İyi
huylu bir tümör vardır.İdrar akımının azalması , sık idrara
çıkma , gece idrar yapma ihtiyacı , idrar yapma zamanının
uzaması gözlenir. |
|
ÜROLİTİASİS |
Böbrek Taşları. |
KALP DAMAR SİSTEMİ HASTALIKLARI
Hücreler canlılıklarını sürdürebilmek için çevreleri
ile sürekli madde alış-verişi yapmak zorundadırlar.Bu alış-veriş
genellikle diffüzyon işlemi ile gerçekleşir.Diffüzyon , madde
taneciklerinin yüksek yoğunlukta bulundukları bir bölgeden düşük
yoğunlukta olduklara bölgelere doğru yayılması demektir.Memelilerde,
kan akımı ile oksijen (O2)ve besleyici maddeden zengin fakat
karbondioksit(CO2)ve metabolizma artıkları yönünde n fakir kan ,
hücrelerin yakınına gelir ve diffüzyon olayı gerçekleşir.
Dolaşım sistemi kalp ve onunla kapalı bir devre
yapan damarlardan kurulmuştur.kalp,sistemin pompasıdır.Damarlar ise
pompanın attığı sıvının borularıdır.Kalpten çıkan kan ,arterler
vasıtasıyla tüm vücuda dağılır.İlerlediği her bölgede çapı daha
küçük olan damarlara transfer edilirler.sonunda arteriol denilen ve
arter sisteminin en dar bölümünü oluşturan bölgelere
gelirler.Buradan venüller aracılığıyla venöz sisteme geçerler ve
gitgide genişleyen ven damarları ile kalbe geri dönerler.
Bu dolaşım sırasında akciğerde vücudun hayatiyeti
için gerekli oksijeni alan kan , anteriollerden venüllere geçme
aşamasında taşıdıkları oksijeni hücrelere verip , karbondioksiti
hücrelerden alarak akciğere geri dönerler.
Yine aynı dolaşım sonucu , ince barsaklardan gerekli
besin maddelerini alarak hücrelere götürülür ve artık maddeler
karaciğer ve böbrekler aracılığıyla vücuttan uzaklaştırılırlar.
Kalpte ise dört bölüm bulunmaktadır.Bunlar,kanı
akciğerler ile vücuda dağıtmak üzere bir düzen içerisinde
çalışırlar,bu bölümlerin her birisi bir kapakçık aracılığı ile kanın
iletilmesini sağlarlar.Kalbin kendisinin kan ihtiyacı ise koroner
damar adı verilen ve kalbi çepeçevre saran bir ağ ile sağlanır.
En sık karşılaşılan kalp damar hastalıkları ve bu
hastalıkların temel bulguları şunlardır;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ADAMS STOKES HASTALIĞI |
Nabızın çok yavaşlaması ve zayıflaması , baş
dönmesi , bayılma ve yüzeyel solunum ile kedisini belli eden bir
hastalıktır. |
|
AKUT PERİKARDİT |
Kalbi çevreleyen zarda intihaplanma vardır.Öne
doğru eğilmekle azalan şiddetle ağrı , ateş ve çarpıntı
vardır.Nabız hızlı ve düzensizdir. |
|
AKUT ROMATİZMAL ATEŞ |
Nedeni kesin olarak bilinmeyen , subakut veya
kronik seyirli sistemik bir hastalıktır.Kalp kapakçıklarında
bozukluklara neden olabilir.A grubu beta emolitik streptokok
denilen mikrobun neden olduğu bademcik enfeksiyonu , orta kulak
iltihabı vs. sonrasında gelişir. |
|
AORT ANEVRİZMASI |
Aort üzerinde kireçlenmenin yoğun olduğu
bölgelerde görülür.Aort duvarının sağlamlığını ve esnekliğini
kaybetmesi,zayıflaması,incelmesi ve gelişmesi,ileri aşamalarda
ise bu bölümün balon gibi şişmesi ile karakterizedir. |
|
AORT DİSSEKSİYONU |
Aortun duvar yapısının bozularak,içinde
akmakta olan kanın Aort katmanları arasında zızmazı ve burada
ilerliyerek kendisine gitgide büyüyen bir kese oluşturması
durumudur. |
|
AORT KOARKTASYONU |
Aortada bir darlık sonucu vücüdün üst yarısında
tansiyon yüksekliği ile seyreden,cocukluk ve genç erişkilik
döneminde genellikle tanık olan bir hastalıktır. |
|
ARTERIOSKLEROZ |
Atardamarlarda lümen daralması , duvar
kalınlaşması ve elastisite kaybının meydana getirdiği bir
hastalıktır. |
|
ATRİAL SEPTAL DEFEKT(ASD) |
Kalbin kulakçıkları arasındaki bölmede açıklık
vardır.Kan sol kulakçıktan sağ kulakçığa geçmektedir.Nefes
darlığı , yorgunluk ,sık solunum enfeksiyonu olur. |
|
BUERGER HASTALIĞI |
Damarların içine hava girmesi durumu.Bu hava
kan akımı ile sürüklenerek akciğer , beyin gibi hayati organlara
gelirse ani ölüm , felç gibi tablolarla karşımıza çıkar |
|
CAISSON HASTALIĞI |
Damarların içine hava girmesi durumu.Bu hava
kan akımı ile sürüklenerek akciğer , beyin gibi hayati organlara
gelirse ani ölüm , felç gibi tablolarla karşımıza çıkar |
|
CROCQ HASTALIĞI |
Ellerde ve nadiren ayaklarda solukluk hissi ,
mavi renk ve terleme ile karakterli bir dolaşım sistemi
hastalığıdır. |
|
FALLOT TETRALOJİSİ |
Birbirine bağlı dört farklı anatomik bozukluk
vardır.Bu hastalıkla doğan bebeklerin çoğu mavi
renktedir.Diğerlerinde ise 1 yaşından önce morarmalar görülür. |
|
HİPERTANSİYON |
Büyük tansiyonun 160 mmHg veya üzerinde
ve/veya küçük tansiyonun 95 mmHg veya üzerinde olduğu
durumlardır.böbrek hastalıkları , hormonal bozukluklar , enzim
düzensizlikleri nürolojik hastalıklar veya bazı ilaçların
kullanımı sonucu gelişebileceği gibi vakaların %95 kadarında
sebebi anlaşılamamaktadır. |
|
KALP KRİZİ |
Bkz. Miyokard enfarktüsü |
|
KALP YETMEZLİĞİ |
Kalbin yeterli miktarda kanı pompalayamaması
ve kanın yetersizlikten sorumlu bölümün gerisinde gölgelenmesi
sonucu ortaya çıkar.Nefes darlığı,yorgunluk,kuvvetsizlik,bellek
bozuklukları,baş ağrısı ve kötü rüyalar vardır. |
|
MI |
Bkz. Miyokard Enfarktüsü |
|
MİYOKARD ENFARKTÜSÜ |
Kalp kasının kanlamasını sağlayan koroner
damarlardaki tıkanıklara bağlı olarak kan akımının yetersiz
kalması sonucu oluşur.Kan akışının tamamen durmasından sonraki
ilk 6 saatte hücreler ölmeye başlar.24 saat içerisinde ise
kalıcı değişiklikler oluşur. |
|
PATENT DUKTUS ARTERİOSUS(PDA) |
Doğum öncesi dönemde fonksiyonel olan ,
doğumdan sonraki dönemde ise kapanan bir damar yapısının doğum
sonrası da açık kalması söz konusudur.Çabuk yorulma ve nefes
darlığı vardır. |
|
PERİARTERİTİS NODOSA |
Atardamar hastalığıdır.Daha çok orta yaş
erkeklerde görülür.Küçük ve orta boy arterlerde nodül tarzında
şişmeler vardır.Ateş , solukluk,yorgunluk,iştahsızlıkla başlar. |
|
RAYNAUD HASTALIĞI |
Atardamarlarda ve damarcıklarda kasılma sonucu
doku beslenmesinin bozulması ile karakterli ,sebebi bilinmeyen
bir hastalıktır.Genellikle soğuk havalarda ve stress altında
olan kişilerde görülür. |
|
TAŞİKARDİ |
Kalp atım sayısının dakikada 100’den fazla
olmasıdır.Kansızlık ,egzersiz,ateş,stress,tiroit bezinin fazla
çalışması ve birçok kalp hastalığına bağlı olarak
gelişebilir.Ateş en sık rastlanan sebeplerden birisidir.39
derecenin üzerinde her bir derecede ateş nabız sayısını dk’da
ortalama 20 kadar artırır. |
|
VARİS |
Vücutta toplardamarların kanı kalbe döndürecek
vasıflarını kaybetmiş olması halidir.Özellikle bacaklarda
görülür.Kan yerçekiminin etkisi ile bacaklardan kalbe dönerken
zorlanma olur.Ayaklarda ağırlık hissi,yorgunluk ile ortaya
çıkar.Bacaklar gövdeden daha yukarıda tutulursa,hastanın
şikayetleri geçer. |
|
VENTRİKÜLER SEPTAL DEFEKT(VSD) |
Kalbin karacıkları arasındaki bölmede açıklık
vardır.Kan sol kulakçıktan sağ kulakçığa geçmektedir.Nefes
darlığı ve çabuk yorulma vardır. |
|
WOLF PARKİNSON WHİTE(WPW) |
Kalbin elektrik ileti sisteminde meydana gelen
aksama sonucu oluşur. |
KALP DAMAR SİSTEMİ HASTALIKLARI
Kalp damar sistemi hastalıklarında ve diğer doğal ürünlerin
kullanımında her zaman akılda bulundurulması gereken belli başlı
hususlar şunlardır;
1-Dolaşım sisteminin bir pompa görevi gören kalp ve
uçlara erişimi sağlayan damarlardan oluşmuş kapalı bir sistem
olduğu göz önüne alınırsa, bu fonksiyonların zayıflaması ve
durmasının hayati önem taşıdığı daha kolay anlaşılabilir.Bu nedenle
kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarının kısa süreli bile olsa bu
fonksiyonu bozmaması temel hedef olmalıdır.
2-Damarlarda tıkanıklıklara neden olan en önemli
risk damar içinde oluşan yağlanma sonucu oluşan plakların zaman
içinde büyümesi ve damar lümenini daraltması , sonuçta tamamen
kapanmasına neden olmasıdır.Bu durumun oluşmasında en önemli faktör
ise , kişinin kan dolaşımında bulunan yağ miktarının normalin
üzerine çıkmasıdır.Laboratuar olarak kolesterol ve lipit düzeyleri
yüksek olan kişiler en büyük risk grubunu oluşturmaktadır.
Yapılan çalışmalar tabiatta doğal olarak bulunan
omega yağ asitlerinin kolesterol ve lipit düzeylerini düşürmek
konusunda başarılı olduğu sonucunu ortaya koymuştur.En zengin omega
kaynakları ise başta balık olmak üzere ,fındık ve cevizdir.Ancak
balıklar üzerinde yapılan çalışmalar da elde edilen sonuç ise, derin
deniz balıklarının en yüksek oranda omega içerdiğini ortaya
koymuştur.Sonuçta bu tür hastalara omega içeren ürünlerin tavsiye
edilmesi uygun görülmektedir.
3-Bir diğer önemli kalp damar hastalığı ise
“HİPERTANSİYON” olarak bilinen damar içi basıncın normalin üstüne
çıkması tablosudur.Hipertansiyonun %95 sebebi tespit
edilememektedir.Dolayısıyla bu tür hastalarda sebep ne olursa olsun
ilk hedef damar içi basıncı düşürmek , yani “HİPERTANSİYON”
tablosunu ortadan kaldırmaktır.
Bu konuda en önemli faktörlerden birisi uygulaması
olarak bilinmektedir.Endotel hücrelerini yenilemesi ve fonksiyon
göremeyen hücrelerin yerine fonksiyonel hücrelerin oluşturulması
şeklinde etki göstermektedir.Böylece oluşan hücrelerin esneme
kapasitesi daha yüksek olmakta ve oluşmuş yüksek basıncı esneyerek
tolere edebilir gelişimini sağlamaktadır.Bununla birlikte en önemli
tansiyon düşürücü etkenlerden birisinin sarımsak olduğu bilinen bir
gerçektir.Bu tür hastalara sarımsak içeren ürünlerin tavsiyesi uygun
görülmektedir.
4-Stress gibi psikolojik bozukluklara bağlı olarak
ortaya çıkan dolaşım sistemi hastalıklarında ise , bitkisel çayların
kullanımının yararlı belirtilmekte ve önerilmektedir.
5-Kalp dolaşım sistemi, “serbest radikal” olarak
bilinen ve insan vücuduna dış ortamdan giren ve zarar veren
maddelerden de fazlasıyla etkilenmektedir.Serbest radikallerle
mücadelede en önemli maddelerin başında da C vitamini gelmektedir.bu
tür şikayeti bulunan ya da risk altındaki kişilere C vitamini
takviyesi ileri dönemlerde ortaya çıkma ihtimali bulunan
hastalıklara karşı korunmak anlamında etkili olabilmektedir.
CİLT HASTALIKLARI
CİLDİN YAPISI
Konuya öncelikle cilt bakımımız ve cilt
sağlığımızın korunması yaklaşımıyla bakmak gerekiyor.Bu anlamda
cildimizin yapısının tanınması önem kazanıyor ve yine sloganımız
“güzellik sağlıktan geçer”…Cildimizin Sağlığını Maksimum Koruyalım
başlığı altında ayrıntılara bakınız lütfen…
Bunun en büyük sebebi , uzun yıllardır bu bitkinin
nemlendirici etkisinin ve taşıyıcı özelliğinin biliniyor
olmasıdır.Bu nedenlerle yıllardır kozmetik sanayiinde
kullanılmaktadır;estetiysenler,derin dokulara ulaştırmak istedikleri
aktif maddeleri .Bu açılardan değerlendirildiğinde,değişik cilt
hastalıklarında kullanımında üzerinde durulması gereken noktalar
şunlardır;
1- Pek çok cilt hastalığın temelinde diğer
sistemlerden kaynaklanan patolojiler yer almaktadır.Dolayısı ile bu
tür hasalıklarda sadece bölgesel uygulamalar yeterli olmamakta
,hastalığın oluşumuna neden olan faktörlerle de mücadele kaçınılmaz
olmaktadır.Dolayısı ile bölgesel uygulamanın yanında , sistemik
uygulamalarda da bulunulması gerekmektedir.Sistemik etkileri göz
önünde alındığında , cilt hastalığı bulunan kişilerin ağız yoluyla .
2- Cildimiz epitel hücrelerinden oluşmaktadır.bu
yapıda yer alan mikroskopik kanallar ise dış ortam ile iç ortam
arsında bağlantı sağlamaktadır.Kanalcıklar aracılığı ile cilt altı
dokularına iletilmesi optimum faydanın temini için büyük önem
taşımaktadır.bu sebeple , özellikle mikropartikül spreyleme
özellikle önerilmektedir.spreylemeyi takiben krem şeklinde
uygulanması hem etkinin daha güçlü ve daha kısa zamanda oluşmasını
sağlamakta, hem de kullanılan krem miktarını azaltmaktadır.
3- Cildimizin bir diğer önemli hastalık grubunu da
alerjik hastalıklar oluşturmaktadır.Alerjiye neden olan ve organizma
tarafından salgılanan “histamin” adındaki madde üzerinde etkisinin
bulunduğu bilim çevrelerince bilinmektedir.Ek olarak arı poleninin
kullanımı ile de bu tür alerjik hastalıklarda olumlu sonuçlar elde
edilebilmektedir.
4- Sedef (psoriasis),ekzema gibi bazı cilt
hastalıklarının oluşumunda , sentetik özellikler gösteren
maddelerin cilt ile temasının önem taşıdığı ,bu temasın kesilmesi
ile bu tip hastalıklarda gerileme olduğu bilinen bir gerçektir.Bu
sebeple ,bu tür hastalıkları bulunan kişilerin günlük hijyen ve
temizliklerinde doğal nitelikli ürünleri kullanmaları,sentetik
özellik gösteren maddelerden uzak durmaları önerilmektedir.Bu
kapsamda sabun ,şampuan,saç kremi,ve banyo jeli en önemli
faktörlerdir.Aynı şekilde hastaların çamaşırlarının yıkanmasında
kullanılan deterjanın da doğal nitelikli bir ürün olması
önerilmektedir.
5- Yapılan çalışmalar , enfeksiyonla birlikte
seyreden cilt hastalıklarında, ilave olarak , arı propolisinin
kullanılmasının faydalı olacağı sonucunu ortaya koymaktadır.Bu
kapsamda , hem lokal hem de sistemik propolis uygulaması faydalı
sonuçlar verebilmektedir.
6- Peeling anlamında da olumlu etkileri
gözlenebilmektedir.Bu tür ajanların jeli ile birlikte kullanımı
sayesinde , dokuda yumuşama meydana gelmekte,sonuçta sorunsuz bir
Peeling uygulaması gerçekleşebilmektedir.
7- Stress gibi psikolojik bozukluklara bağlı olarak
ortaya çıkan cilt hastalıklarında ise elde edilen bitkisel çayların
kullanımının yararlı olduğu belirtilmekte ve önerilmektedir.
8- Diğer cilt lezyonlarında bir diğer etkisi de skar
dokusu oluşumuna engel olmasıdır.Her hangi bir sebeple deri deri
bütünlüğünün bozulması ve yaralanma durumlarında , bazal hücreler
24-48 saat içerisinde travmaya uğrayan bölgenin epidermis tabakasına
göç etmekte ve geçici bir “örtü” oluşturarak yaralı bölgeyi
örtmektedirler.Bundan sonraki aşamada ise , bu bölgeyi dış etkenlere
karşı korumak amacı ile keratenize bir doku oluşumu (skar dokusu)
başlamaktadır.Bazal hücrelerin bölgelere göç etmesi ile birlikte
yeni epidermisin oluşumunu tetiklemekte ve çok kısa sürede
hücrelerin proliferasyonu ile yaralı bölgenin kapanmasını
sağlamaktadır.Dolayısı ile skar dokunun oluşumu için gereken süre
içerisinde normal epidermal yapı oluşmaktadır.Sistemik ve lokal
uygulamalar önem taşımaktadır.
9- Güneş yanıkları ise koruyucu etkisi
bulunmaktadır.Ancak bu koruma , diğer güneş kremleri gibi ,deri ile
ultraviyole ışını arasında bir bariyer ya da koruyucu tabaka oluşmak
şeklinde değildir.Güneş yanıkları, ultraviyole ışınlarının direkt
etkisi ile oluşmakta,eğer cilt kuru ise çok daha kısa zamanda çok
daha şiddetli yanıklarla karşımıza çıkmaktadır.İleri derece
nemlendirici özelliği bulunması sebebi ile ,cildin kurumasına engel
olmakta ,böylece güneş yanıklarına karşı cildi korumaktadır.
Chicago ve Detroit’te (University of Chicago
Hospital , Wayne State University-Detroit) John P. Heggers Ph.D. ve
Martin C. Robson MD tarafından gerçekleştirilen çalışmalarda ,içeren
kremlerin termal yanıklarda kullanımı ile ,yanığın etkisinin ortadan
kalktığı ve hasarlı derinin tekrar canlılık kazandığı
gözlenmiştir.Dr. Heggers tarafından hazırlanan raporda,yanığa bağlı
oluşan hasarın uniform olmadığı,hasarlı dokunun orta kesiminde
ısının daha yüksek olmasına bağlı daha fazla zarar oluştuğu,bu
bölgedeki proteinlerin kaogülasyonu ile deri dokusunun öldüğü,yaralı
bölgenin merkezinden kenarlara doğru gidildikçe,hasarın azaldığı
ancak 24-48saat içerisinde uygun bir yöntem kullanılarak tedavi
gerçekleştirilmezse ,burada da deri dokusunun öleceği ve bu bölgeye
prostaglandinler ile trombaksanların göç edeceği
belirtilmektedir.Raporun sonuç bölümünde ise trombaksan oluşumuna
engel olduğu ve doku iyileşmesini hızlandırdığından söz
edilmektedir.
ÇALIŞMA RAPORU ÖZETİ:
Sedef hastalığında kullanımı ile ilgili yapılan bir
çalışmanın özeti aşağıda yer almaktadır;
Bir çift kör ,plasebo kontrollü çalışmanın amacı ,Psoriasis
Vulgaris hastalarının tedavisinde hidrofilik krem formunun klinik
etkinlikve toleransının tespitine yöneliktir.60 adet (36 erkek/24
bayan;ortalama 25,6)hafif ve orta düzeyde kronik plak tip
psoriasis’i bulunan ve PASI ( Psoriasis Area and Severity Index)
değeri 4,8 ile 16,7(ortalama 9,3)olan hastalar rastlantısal yöntemle
iki paralel gruba ayrıldı.Hastaların,hastalık öyküleri ortalama 8,5
yıl idi(1-21 yıl).Hastalar,kremlerini,evlerinde haftanın beş günü
,günde 3 kez,lezyonların üstünü kapatmamak şartıyla kendileri
uyguladılar.Maksimum aktif tedavi süresi 4 hafta
oldu.Hastalar,haftada bir kez kontrole alındılar ve lezyonlarında
belirgin küçülme,eritemde azalma ile sonuçlanan deskuamasyon,infiltrasyon
ve PASI değerinde azalma görülen hastalar iyileşmiş olarak
değerlendirildi.Tedavi tüm hastalar tarafından iyi tolere edildi
,ilaca bağlı hiçbir olumsuz belirti gözlenmesi ve tedaviyi bırakan
hasta olmadı.Çalışmanın sonucunda kullanan 30 hastadan 25 ‘inde
iyileşme gözlendi(% 83,3).
GİRİŞ:
Psoriasis ,çok
yaygın,enfeksiyöz olmayan,enflamatuar,iyi tanımlanmış,gümüş beyazı
renkte eritömatöz plaklarla karakterize , çıkarılmaya çalışıldığında
kanamaya meyilli(Auspitz bulgusu) bir cilt hastalığıdır.Hastalık tüm
kütanöz dokuları tutabileceği gibi ,sıkılırsa diz ve dirsek
ekstensör yüzleri ,kafa ve sakral bölgede görülür.Hastalığın oluşumu
;travma,Köbner fenomeni,stres ve genetik predispozisyona bağlı
olabilir.Kadın ve erkeklerde eşit oranda görülmekle birlikte,beyaz
ırkta daha yaygındır.En sık görüldüğü yaş grubu ise, 5-25 yaşları
arasıdır.
Psoriasis’in
etkin ve başarılı bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır.Uygulanan
tedaviler hem tam başarılı olmamakta hem de sıklıkla yan etkiler
oluşmaktadır.Lokal ya da sistemik uygulanan tedaviler arasında ,coal
tar,anthralin,calcipotriol,kortikosteroidler,foto-kemoterapi(Puva,uzun
dalga boyundaki UV uygulaması),retinoidler,methotraksat ve
hidroksiüre,siklosporin gibi diğer sitostatik ajanlar sayılabilir.
HASTALAR VE
METOTLAR:
Seçilen 60
hastada teşhis,biyopsi ve klinik olarak karakteristik gümüş beyazı
eritömatöz psöriatik plakların tespiti ile konmuştur.Testten önce ,
tüm hastalar rutin laboratuar analizlerinden (hematoloji,kan
sayımı,idrar analizi,gebelik testi,kronik plak sayıları ve
demografik özellikleri) geçirildiler.Testten önce ve sonra tüm
hastalardaki birer lezyondan %1 Lidokain anestezisini takiben 6 mm
‘lik biyopsi örnekleri alındı ve hemotoksilen eozin ile boyandı.Son
üç ay içerisinde sistemik steroid,sitotoksikler,beta bloker
kullananlar ile ,ültraviyole ışınlaması uygulanan
hastalar,epilepsi,farklı tipte psoriasis’i bulunanlar,hamile ve
emzikli anneler çalışma kapsamı dışında tutuldular.
Hastaların test
süresince suda yıkandığı zaman temizlenebilen pomat kullanmalarına
izin verildi.Ekstresi,daha önce yapılan benzer çalışmalardaki
şekilde hazırlandı ve mineral yağı ile hintyağının taşıyıcı olarak
kullanıldığı hidrofilik krem içerisinde ağırlık olarak % 0,5
oranında ilave edildi.Karşılık gelen plasebo kremine.Preparatlar bir
haftalık kullanım için hazırlandı ve hastalara nasıl uygulanacağı (lezyonların
üstüne örtmeden ve gün ışığına çıkartmadan) anlatıldı.Çalışma 4
haftalık aktif tedavi ile sınırlandırıldı.İlk 16 hafta içerisinde
hastalar haftalık kontrollerden geçirildiler,daha sonra,8 ay süreyle
ayda bir kontrole alındılar.
SONUÇLAR:
Hastalar,genel
anlamda uygulamayı iyi tolere ettiler ve çalışmayı yarıda bırakan
hasta olmadı.Hastaların tamamı etkinlik çalışması için uygun
konumlarını korudular.Tüm hastalar 4 hafta süren aktif tedavi planı
içine alındılar.Bu süre içerisinde,eritemde gerileme ile devam eden
deskuamasyonda belirgin azalma psöriatik lezyonların tamamen
rezolüsyonu ya da gözle görülür gerileme olması ile sonuçlanan
infiltrasyon bulguları kaydedildi.Teste alınmadan önceki hastalık
süresi ortalama 8,5 yıl idi(1-21 yıl).4 haftalık aktif tedavinin
sonunda , 27/60 (%45) hasta (18E / 9K ) ile psöriatik plakların
%46.7 ‘sinde (356/762 ) iyileşme gözlendi.PASI değerindeki ortalama
düşüş ise 9,3 ‘ten 2,2 ‘ye gerileme şeklinde gözlendi.
Yapılan
uygulamada elde edilen başarı (25/30 , %83.3) , plasebo
uygulamasından (2/30 , %6.6)çok daha iyiydi.Aktif gruptaki kronik
plak iyileşme oranı da çok daha üstündü (328/396 , %82.8’e karşılık
28/366,%7.7).Tam kan sayımı idrar analizinin de dahil olduğu
periyodik laboratuar test sonuçları normal limitler içinde
kaldı.İyileşme gözlenen lezyonların patolojik incelenmesinde,epidermal
akantosis,parakeratosis,papiller damar incelmesi ve enflamatuar
infiltrasyonda azalma olduğu gözlendi.4 haftalık süre içerisinde ,
60 denek 100’er gr’lık 245 tüp kullandılar.Hiçbir hastada ilaca
bağlı lokal ya da sistemik bir yan etki gözlenmedi,hipersensitivite
ya da dermatit olgusuna rastlanmadı.
TARTIŞMA:
Bu çalışmanın en
önemli sonuçlarından birisi ,Psoriasis Vulgaris tanısı alan
hastalarda ekstresinin %0,5 ‘lik kreminin psöriatik plakların
gerilemesine ve hastaların iyileşmesine neden olduğunun tespit
edilmiş olmasıdır.Hastalarda hiçbir olumsuz etki ya da yan etki
gözlenmemiştir.Test süresinde denekler normal yaşantılarını
sürdürmüşlerdir.
Psoriasis
tedavisi ile ilgili yapılan bir başka çalışma (Lebwohl ve
arkadaşları, 1995), hastaların %70’inin tedavide tropikal uygulamayı
tercih ettiklerini göstermiştir.Bununla birlikte , günümüzde yaygın
olarak uygulanan tedavi yöntemleri supresif etki
göstermekte,hastanın genel durumunu etkilemektedir.Bu yöntemler
arasında en sık kullanılanlar; Cyclosporin,calcipotriol,retinoids,dithranol,ve
coal tar’dır.Cyclosporin,nötral bir siklik peptid özelliği
göstermektedir ve hücrede immün cevabın baskılanması üzerinde
etkilidir.Epidermal hücreler üzerindeki bu etkisi ile psoriasis
hastalarında kullanılmaktadır.Ellis ve arkadaşlarının 1995’te
yaptıkları bir çalışma , 4 ay boyunca3 mg/kg günlük doz Cyclosporin
uygulamasının % 57 vakada psöriatik plakları gerilettiğini veya
tamamen geçirdiğini ortaya koymuştuk.Ancak , psoriasis üzerinde bu
kadar etkili olan Cyclosporin uygulamasının özellikle böbrek
fonksiyonları üzerindeki olumsuz etkileri ,yüksek tansiyon ve
nefrotoksisite yan etkilerinin bulunduğu da unutulmamalıdır(Koo
1995).
Calcitrol
preparatları da hücre proliferasyonunu ve epidermisteki
başklaşımları yavaşlatmaktadır.Smith ve arkadaşlarının 19988 yılında
17 denek üzerinde 6 hafta süren çalışmaları ve Perez ve
arkadaşlarının 1995 yılındaki 4 çocuk üzerinde 8 haftalık
uygulamaları , psoriasis vakalarında Calcitrol’un etkinliğini ortaya
koymuştur,ancak bu madde de hiperkalsinüri ve hiperkalsemi yapma
özelliklerini taşımaktadır.
Calcipotriol ,
calcitriol’ün bir sentetik analoğudur,ancak hiperkansinüri ya da
hiperkalsemi riski bulunmamaktadır.Kragballe,1989 yılında,50 hasta
da tropikal Calcipotriol uygulaması ile % 88 başarı elde
etmiştir.Ancak 5 hastada fasial dermatit yan etkisi olmuş ve 4 vaka
tedaviyi terk etmiştir.1994 yılında ise,Mozzanica,20 hasta üzerinde
6 hafta süreyle tropikal calcipotriol uygulamış ve % 85 ( 17/20 )
başarı elde etmiştir.2 vakada lokal yan etki gözlenmiştir.
Retinoid ise , A
vitamininin bir derivesidir.Genellikle,kalın,hiperkeratotik
psoriasis lezyonlarında kullanılmaktadır.Retinoid’e bağlı yan
etkiler ise ;teratojenik özellik,pruritus,ciltte,dudaklarda ve
vajende genel kuruluk ve kan lipitlerinde yükselmedir.
Dithranol (Anthranil
) , granülosit fonksiyonlarını ve DNA replikasyonunu inhibe
etmektedir.İrritan bir madde olan Dithranol , normal deriyi boyama
özelliği göstermektedir ve uygulaması tıbbi kontrol altında
yapılmalıdır.Psoriasis’in topikal tedavisinde kullanılan bu
yöntemler ile , bu çalışmada kullanılan yöntem karşılaştırıldığında
,4 hafta da başarılı sonuçlara ulaşılmasını sağladığı ve hiçbir yan
etki oluşturmadığı sonuçları elde edilmektedir.
Psoriasis
hastalığı,dermisteki keratinositlerin hiperproferasyonu sonucu
oluşmaktadır.Yağ içermeyen bir madde olup, deri ve daha derin
dokular tarafından absorbe edilebilmektedir.Yapısında ,antialerjik,antipruritik
,yara iyileştirici,antienflamatuar özellik gösteren aminoasitler
bulunmaktadır.Bu çalışmanın sonuçları ekstresinin kapatıcı özellik
göstermesi,deriyi nemlendirmesi ve yanı zamanda,epidermiste plak
oluşumunu sağlayan hücrelerin proliferasyonunun inhibe edilmesi
şeklinde etki yaptığı fikrini ortaya çıkartmaktadır.
Bu kapsamda
muhtelif cilt hastalıkları ve tanımlamaları şu şekilde
özetlenebilir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
AKANTOSİS |
Deriyi oluşturan Epidermis tabakasının
kalınlığının normalden daha fazla olması.hücre sayısının artması
ya da hücrelerin normalden daha büyük yapıda olması durumudur. |
|
AKNE |
İltihapla karakterli folliküller. |
|
AKNE VULGARİS |
Yağ bezelerinin büyümesi hastalığıdır.Yağ
bezeleri buluğa kadar çok az salgı yaparlar.Kadınlarda menopoz
dönemine girince , erkeklerde biraz daha ileri yaşlarda azalmaya
başlar. |
|
ALBİNİZM |
Deri ,saç ve gözlerde pigment eksikliği ile
ortaya çıkan konjenital bir hastalıktır.Melanin pigmentinin
oluşundaki metabolik bozukluğa bağlı olarak gelişir. |
|
ALOPESİ |
Saç dökülmesi durumudur.Kalıtsal olabileceği
gibi ,sonradan da gelişebilir.Saçlı derinin tamamında
olabileceği gibi daha lokalize yerleşimlide olabilir.Bazen saçlı
deri dışında ,vücutta kıl dökülmesi ile de karşımıza çıkabilir. |
|
BEHÇET HASTALIĞI |
Gözde iridosiklit,genital ülserasyon ve ağızda
aft ile karakterli bir hastalık. |
|
CÜZZAM |
Bkz. Lepra |
|
EKZEMA |
Sebebi tam olarak bilinmeyen bir cilt
hastalığıdır.Ciltte yara oluşumu ile kendisini belli eder. |
|
ERIZIPEL |
Ağrı,yanma ve ateşle karakterize ,derinin beta
hemolitik streptokok enfeksiyonudur.Genellikle burun ve yanak
bölgesine yerleşir. |
|
ERYTHEMA NODOSUM |
Sebebi tam olarak bilinmemektedir.Bazı
enfeksiyonlara bağlı olarak gelişir.İlaç hassasiyeti sonucu da
oluşabilir.Lösemi ya da Ülseratif kolit sonrası da
görülebilir.Bacakların ön yüzünde kırmızı nodüllerle
karakterizedir.Birkaç hafta içerisinde kendiliğinden
kaybolurlar.Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülür. |
|
FRENGİ |
Bkz. Sifiliz |
|
HEPRES SİMPLEKS |
Virütik bir enfeksiyon söz
konusudur.enfeksiyonun iyileşmesi sonrası kişi taşıyıcı
konumuna gelir. |
|
HERPES ZOSTER |
Virütik bir enfeksiyondur.İlk bulgular ağrı ve
duyu bozukluğudur.Genellikle göğüs sinirlerinin tutulumu
görülür. |
|
LEPRA |
Daha çok deri ve sinir sistemi tutan,nadiren
göz,testis gibi organlara da yerleşebilen kronik bir enfeksiyon
hastalığıdır.Kaş ve kirpiklerde dökülme ile kendisini gösterir. |
|
LICHEN PLANUS |
Simetrik dağılım gösteren ve genellikle el
bilekleri,kalçalar,penis ve bacaklarda görülen bir
hastalıktır.Asabi kişilerde yaygındır.T hücre aktivitesi alerjik
kökenli olabileceğini düşündürmektedir. |
|
LUPUS ERİTAMATODES DİSSEMİNATUS |
Eklemleri ve deriyi
tutar.Yorgunluk,iştahsızlık,düzensiz ateş yükselmeleri,adale
ağrıları ile başlar.Yüz derisinde kelebek kanatlarını andırır
görünüm vardır. |
|
PSORİASİS |
Sebebi bilinmeyen,nükslerle seyreden,ömür boyu
süren bir cilt hastalığıdır.Genellikle bir stress olayıyla
başlar.Üzeri sert kırmızı ya da beyaz yaralar şeklinde ortaya
çıkar.En sık dirsek ve dizde görülmekle birlikte vücudun her
yerinde yerleşebilir. |
|
SEDEF HASTALIĞI |
Psoriasis |
|
SİFİLİZ |
Cinsel ilişki ile bulaşan bir hastalıktır.Gebe
kadından çocuğuna da enfeksiyon geçişi olur. |
|
YILANCIK |
Erizipel |
|
ZONA |
Herpes Zoster |
KADIN
DOĞUM HASTALIKLARI
Kadınlarda,erkeklerden farklı olarak her ay tekrarlanan bir hormonal
değişim tablosu bulunmaktadır.Bu hormonal dalgalanmanın bir uzantısı
olarak , her ay bir kez adet kanaması görülür.Normalde bu kanama 1-7
gün sürer ortalama 35 ml kan kaybı söz konusu olur.Gebelik ve doğum
olayları da yine hormonal değişimlerin büyük rol oynadığı
durumlardır.
Belli başlı
jinekolojik hastalıklar aşağıda özetlenmiştir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ABO HEMOLİTİK HASTALIĞI |
Hamile kadınlarda anne ile fetus arasında kan
uyuşmazlığı ile ortaya çıkan hastalıktır.Anneye yabancı A ya da
B antijenini fetusun üretip anne kanına vermesi ile oluşan bir
tablodur. |
|
ADET KANAMA BOZUKLUKLARI |
Disfonksiyonel Uterus kanamaları |
|
DISFONKSIYONEL UTERUS KANAMALARI |
Herhangi bir organik tabanlı hastalığa bağlı
olmaksızın ortaya çıkan rahim kanamalarıdır.Ortaya çıkış
biçimleri,süreleri,miktarları ve devamlılıkları açısından farklı
gruplara ayrılırlar. |
|
DÜŞÜK |
20 haftadan daha düşük gebeliğin değişik
nedenlerle sonlanması durumudur.Fetus genellikle 500 gramın
altındadır.Fetus,yaşam için gereken gelişimi göstermemiştir.
Düşük , kendiliğinden yada istemli olarak gerçekleşebilir. |
|
GEBELİK |
Erkekten gelen sperm ile kadından gelen
yumurtanın birleşerek döllenmenin gerçekleşmesi ve bu döllenmiş
yumurtanın rahim içine yerleşmesi ile başlayan dönemdir. |
|
INFERTİLİTE |
Bir yıl süresince doğum önleyici yöntemlerden
herhangi birisini kullanmamasına ve normal bir cinsel ilişkiye
rağmen döllenmenin herhangi bir sebepten ötürü oluşma
ihtimalinin düşük olduğu durumlardır. Sterility ‘den farkı ,
döllenmenin bir takım müdahaleler ile gerçekleştirilme
olasılığının bulunmasıdır. Anatomik ya da fizyolojik şartlara
bağlı olarak gelişebilir. Kadınlarda döllenme olsa bile normal
bir gebelik döneminin yaşanamaması ve doğumun gerçekleşememesine
de aynı isim verilir. Sebep %40 erkekten kaynaklanır. |
|
MENAPOZ |
Kadınlarda 40 yaş dolaylarında overlerin
çalışmalarının yavaşlaması ve sonuçta adetten kesilme ile oluşan
tablodur. |
|
PAGET HASTALIĞI |
Genellikle yaşlı kadınlarda meme başı
bölgesinde görülen bir kanser türüdür. |
|
POLİKİSTİK OVER SENDROMU |
Kadınlarda overlerin çok sayıda kist oluşumu
nedeniyle büyümesi söz konusudur. Disfonksiyonel Uterus
kanamaları,infertilite ve şişmanlık temel bulguları vardır. |
Kadın Doğum
Hastalıkları
1-
Kadın doğum hastalıklarının büyük bir kısmı hormonal
düzensizliklerle seyreden hastalıklardan oluşmaktadır. Bu kapsamda ,
hormonal ahenkin korunması bu tip hastalıklarda büyük önem
taşımaktadır. Bitkisel çayların kullanımı bu tür hormonal
bozukluklarda etkile olabilmektedir.
2-
Rahim ağzı ve rahim dokusu ile ilgili hastalıklarda ise jelinin
bulunduğu küvetlerde hastaların bekletilmesi sonucu hastalıklı
bölgeye erişimi sağlanmakta,böylece şifai gücünün direkt olarak
etkisi temin edilebilmektedir.
3-
Gebelik ve loğusa döneminde kullanımında kaçınılması gerekmektedir.
Bunun sebepleri daha önceki bölümlerde açıklanmıştır.
4-
Toplumun en önemli sorunlarından biriside kısırlıktır(infertilite).
Çocuk sahibi olmak istediği halde bu arzusuna kavuşamayan hastalarda
kullanımına başlamadan önce,infertiliteye sebep olan temel
patolojinin tespiti gerekmektedir. Temel de yatan bu sebep tespit
edildikten sonra sebebe yönelik uygulamalar tercih edilmelidir.
ENDOKRİN
METABOLİZMA HASTALIKLARI
İnsan vücudunun
çeşitli fonksiyonları belli başlı iki kontrol sistemi ile
düzenlenir. Bunlar sinir sistemi ve hormonal sistemdir. Genel olarak
hormonal sistem,organizmanın belli başlı metabolizma fonksiyonlarını
kontrol eder.Hormonal kimyasal bir madde olup organizma sıvıları
içinde bir hücre veya bir hücre topluluğu tarafından
salgılanır,organizmanın diğer hücreleri üzerinde fizyolojik bir
kontrol uygular. Kimyasal yapı bakımından hormonlar,iki ana gruba
ayrılırlar. Bunlardan birincisi proteinler ,protein türevleri veya
aminoasitler ,ikincisi ise steroid yapıdaki hormonlardır.
Metabolizma ise
,hücrelerin yaşamasını sağlayan kimyasal olayları incelemektedir.
Hücrelerdeki kimyasal reaksiyonların büyük bir oranı besinlerdeki
enerjiyi hücrenin değişik fizyolojik sistemleri için kullanılabilir
bir hale getirmek amacına yönelmiştir. Küçük moleküllerin daha büyük
moleküllere dönüştüğü metabolik olaylara “anabolizma”,büyük
moleküllerin daha küçük moleküllere dönüştüğü olaylara ise
“katabolizma” denir. Hücrelerin sadece hayatiyetlerini
sürdürebildikleri minimum metabolik düzeye ise “bazal metabolizma”
denir.
Endokrin ve
metabolizma hastalıkları,çok geniş bir yelpazede yer almaktadır.
Ancak,toplumda en sık rastlanan hastalıklar ve bu hastalıkların
genel tanımları şöyle özetlenebilir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
AKROMEGALİ |
Kafa ve yüzde,ellerde,ayaklarda ve göğüs
kafesinde anormal büyüme ile ortaya çıkan bir hastalıktır.
Hipofiz bezinin ön bölümünde büyüme hormonunun çok fazla
salgılanması sonucu oluşur. İleri aşamalarda Diyabetes Mellitus
gelişme riski bulunmaktadır. |
|
ALBİNİZM |
Dermatoloji konu başlığı |
|
ASETONEMİ |
Kanda aseton düzeyinin yüksek olması halidir.
İleri aşamalarda depresyon tablosu ile ortaya çıkar. |
|
ASETONÜRİ |
Üroloji konu başlığı |
|
ASİDEMİ |
Kanda hidrojen iyon konsantrasyonunun artması
durumudur.PH değerinde düşme ile kendisini gösterir. |
|
ASİDOZ |
Vücut sıvılarında alkali maddelerin
yoğunluğunun düşme,asit nitelikli maddelerin yoğunluğunda artma
olması durumu. Vücut fonksiyonlarında bozulma ile kendisini
gösterir. Bu bozulma özellikle Sinir Sisteminde önem
taşımaktadır. |
|
BASEDOW GRAVES HASTALIĞI |
Tiroid bezinin bağışıklık sistemi ile ilgili
iltihaplı hastalığıdır. Gözlerde aşırı derecede büyüme dışa
doğru çıkma en önemli bulgudur. |
|
CUSHING HASTALIĞI |
Kortizon hormon salımının artması ile oluşan
bir hormon hastalığıdır. Gövde de şişmanlama,ay dede yüzü
,akne,karın bölgesinde çizgi oluşumları,yüksek tansiyon
,psikiyatrik bozukluklar ile birlikte seyredebilirler. |
|
DİABETES INSIPIDUS |
Yalancı şeker olarak da bilinir. Çok fazla
idrara çıkma,çok fazla su içme ile karakterlidir. İdrar
dansitesi çok düşüktür. |
|
DİABETES MELLİTUS |
Normalde pankreas beta hücrelerinden
salgılanan insülinin yokluğu,yetersizliği ya da etkisizliği
sonucu gelişir.çok idrara çıkma,çok su içme ve çok yemek yeme
ile kendini belli eder. Çocuklarda görülen ve kalıtsal olan tipi
ile erişkin yaşta karşılaşan tipi arasında çok büyük
farklılıklar bulunmaktadır. |
|
FEOKROMASITOMA |
Böbreküstü bezinin bir tümör hastalığıdır.
Krizler halinde gelen hipertansiyon atakları vardır. Nöbetler
esnasında baş ağrısı,heyecan,çarpıntı,terleme,ateş basması
mevcuttur. |
|
GUATR |
Tiroid bezinin normalden daha büyük olması ile
karakterli bir hastalıktır. Büyüme ,bezin fonksiyonlarında artma
ya da azalma yapabilir. Genellikle iyod yetersizliğine bağlı
olarak gelişir. |
|
HAND SCHÜLLER CHRISITIAN |
Lipid hücrelerinden kaynaklanan ve özellikle
kafatasında kemik yıkılımı ile kendisini gösteren kolesterol
ester kümelenmeleri ile karakterli hastalık |
|
HASHIMATO TİROİDİTİ |
Lenfosit hücrelerinin Tiroid bezini
istilasıyla kendisini gösteren hastalıktır. |
|
HİPERTİROİDİ |
Tiroid hormonunun fazlalığına bağlı bir
hastalık tablosudur. Çarpıntı,sinirlilik,sıcağa
tahammülsüzlük,kilo kaybı,titreme,kas güçsüzlüğü,ishal olabilir.
Basedow Graves tipi hipertiroidi de bağışıklık sistemi
etkilenmektedir. |
|
HİPOTİROİDİ |
Tiroid hormonun yetersiz salgılanması sonucu
gelişir. Halsizlik,hafıza kusurları,soğuğa tahammülsüzlük,kilo
artışı,kabızlık,saç dökülmesi ve ses kalınlaşması belli başlı
bulgulardır. |
|
KRETENİZM |
Hipertiroidinin doğumsal olanıdır. Bu
hastalarda bebeklik çağında başlayan orantısız büyüme bulguları
vardır. |
|
MARIE HASTALIĞI |
Akromegali. |
|
YALANCI ŞEKER |
Diyabetes Insipidus. |
Endokrin
Metabolizma Hastalıları
1-
Hormonal hastalıklar içinde Diyabet en yaygın sorun olarak karşımıza
çıkmaktadır. Bu hastalık iki farklı form olarak
gözlemlenebilmektedir.
“Tip 1 Diyabet”olarak adlandırılan çocukluk çağında
başlayan ve genetik geçiş özelliği bulunan tipte,pankreastan insülin
salımı hiç bulunmamaktadır. Bu tip şeker hastalığın temelinde
genetik faktörler yatmasına bağlı olarak çok başarılı sonuçlar elde
etmek şansı bulunmamaktadır. Bu tür hastalarda kullanımı ile ileri
dönemlerde ortaya çıkma riski bulunan böbrek,göz ya da diğer organ
tutulumlarını engellemek hedefenmelidir.
“Tip 2 Diyabet” olarak bilinen diğer tip şeker hastalığında
ise pankreastan insülin salımı bulunmakla birlikte organizmanın
ihtiyacını karşılamaktan uzak kalmaktadır. Daha çok hatalı beslenme
sonucu ortaya çıkan bu tip şeker hastalığı,ileri yaşlarda
oluşmakta,aşırı şeker,karbonhidrat,alkol tüketiminde bulunan
kişilerde sıklıkla görülmektedir. Bu tip hastalarda kullanımı ile
oldukça başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir. Acı tadından dolayı
şeker,meyve özleri ya da bal ile karıştırılarak kullanılan istenen
sonuca ulaşmayı engellemekte,bilakis hastanın serum glükoz
seviyelerinde yükselmeler olabilmektedir.
2-
Tiroid bezinin bir hastalığı olan “guatr”da iki farklı görünüm ile
karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birincisi “diffüz guatr” olarak
adlandırılan Tiroid bezinin tamamında oluşan büyüme tablosudur.
İkinci tip olan “nodüler guatr” ise,Tiroid bezi içinde farklı
büyüklüklerde bir ya da birden çok kitlenin bulunduğu durumlardır.
Her iki tip guatrda da başarılı sonuçlar alınabilmektedir. Ancak
nodüler guatr durumunda başarıya ulaşmak için diffüz guatra göre
daha uzun süre kullanım gerekmektedir.
3-
Diğer hormonal hastalıklarda ise sebebe yönelik uygulamalarda
bulunulması önerilmektedir.
Materyal Ve
Metot
Yetişkin,erkek ICR farelerinde (20-30 g , her grupta 8 adet)
diyabet oluşturmak için , intraperitoneal olarak 200 mg/kg
streptozotosin uygulanmıştır. Toz halindeki streptozotosin %0,9
salin ile karıştırılmıştır. Kontrol grubundaki hayvanlara bu
enjeksiyon yapılmamıştır. Beş gün sonra,kontrol grubu dışındaki her
gruptan iki fare randomize yöntemle seçilmiş ve diyabet yönünden
incelenmiştir. Hayvanların diyabetik olduklarının tespiti için kan
şekeri değeri belirlenmiş ve not edilmiştir. Eter anestezisi
altında,tüm farelerin birer tarafları tıraşlanmıştır. Her hayvanda
bozuk para büyüklüğünde bir alan işaretlenmiş ve bu alanda
subkütanöz olarak 0,2 cc %2 jelatin(%0,4 NaCI , %1 Etanol)
uygulanmış,küçük birer bleb oluşturulmuştur. Bu enjeksiyonun hemen
ardından 2,20 ve 100 mg/kg renklendirilmiş gibberellik asit A
enjeksiyonu yapılmıştır. Gibberellin enjeksiyonu işaretlenmiş alanın
dışına uygulanmıştır. Diyabetik ve nondiyabetik birer grup hayvana
jelatin yerine salin enjeksiyonu yapıldı,bu hayvanlara da
gibberellin uygulamasında bulunundu.
İkinci
enjesiyondan 3 saat sonra hayvanlar öldürüldü. İşaretli bölgeden
insizyonlar yapılarak subdermal doku çıkarıldı ve boyandı. İşaretli
bölgelerdeki polimorfonükleer lökosit infiltrasyonunun tespiti için
subdermal doku Wright boyası ile boyandı. Her numuneden randomize
seçilmiş üç kesit ışık mikroskobunda incelendi. Polimorfonükleer
lökosit hücre sayımları için ortalama ve standart hatalar
hesaplandı.
NÖROLOJİ
HASTALIKLARI
Sinir sistemi
,endokrin sistemin yanı sıra,vücudun kontrol fonksiyonlarının büyük
bir bölümünü sağlar. Genel olarak sinir sistemi kas kasılması bazı
iç salgı bezlerinin sekresyon temposu gibi vücudun hızlı
aktivitelerini kontrol eder. Endokrin sinir bunun tersine başlıca
vücudun metabolik fonksiyonlarını düzenler. Sinir sistemi sağladığı
kontrol faaliyetlerinin büyük karmaşıklığı açısından benzersizdir.
Kelimenin tam anlamıyla değişik duyu organlarından binlerce bilgi
parçacığı alır ve sonra bütün bunları vücudun cevabını oluşturacak
şekilde entegre eder. Sinir sisteminin merkezi beyin ve omuriliktir.
Bunun dışında vücudun en uç noktalarına kadar ulaşan sinir sistemi
ağı da bilgilerin merkeze iletilmesinde görev alırlar. Bilgi ,
merkezi oluşturan bölümlere kadar gelir,ancak bunlardan çok küçük
bir bölümü doğrudan doğruya bir cevap uyandırır. Geriye kalanın
büyük kısmı,ileride aktiviteyi kontrol etmek ve düşünme sürecinde
kullanmak için depo edilir,saklanır. Bilgini saklanması “hafıza”
olarak adlandırılan süreçtir.
Belli başlı
nörolojik hastalıklar şöyle özetlenebilir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ALZHEIMER HASTALIĞI |
Genellikle 50 yaş altında görülen organik bir
bunama türüdür. Gözlerde ve sinir sisteminde dejeneratif
değişikliklerle ortaya çıkar |
|
ARAN DUCHENME HASTALIĞI |
Gitgide ilerleyen kas dokusu harabiyeti ile
karakterize bir hastalıktır. |
|
ELİLEPSİ |
Nöbetler halinde gelen,beyin dokuda anormal
elektrik deşarjından kaynaklanan bir hastalıktır. Hasta bayılma
olmadan,hatta kendisi bile hissetmeden nöbet geçirebilir. |
|
FASİYAL PARALİZİ |
Soğuk ya da virüslere bağlı olarak gelişir.
Hareket kaybı vardır. Yüz çizgileri silinmiş,dudak aşağı
sarkmıştır. Hasta ıslık çalamaz. |
|
FRÖCHLICH SENDROMU |
Hipofiz bezinin bir tür tümörüdür. Genital
fonksiyonlar geri kalmıştır. Orantısız cücelik vardır.
Dystrophia adiposogenitalis adıyla da bilinir. |
|
GUILLAIN BARRE HASTALIĞI |
Virüsler tarafından oluştuğu tahmin edilen
sinir sistemi ile ilgili bir hastalıktır. Dudaklarda
uyuşma,adalelerde güçsüzlük vardır. Beyin omurilik sıvısında
protein miktarı artmıştır. |
|
KORE HASTALIĞI |
Ani,amaçsız,düzensiz hareketler vardır. Adale
kuvvetsizliği ve psikolojik kararsızlıklar eşlik eder. Yürüme ve
el işlerinde güçsüzlük vardır. |
|
MENIERE HASTALIĞI |
Baş dönmesi,bulantı,kusma,kulak çınlaması ve
ileri aşamalarda sağırlıkla seyreden bir hastalıktır. Hastalık
nöbetler halinde ilerler. Nöbetler dakika ya da saatlerce
sürebilir. |
|
MİGREN |
Şiddetli baş ağrısı nöbetleri ile karakterize
bir hastalıktır. Tipik migren yarım baş ağrısı tarzında oluşur
ve ağrının geleceğini,hasta önceden hissedebilir. Bulantı,kusma
ve gözlerde kararma eşlik edebilir. |
|
MOTOR NÖRON HASTALIĞI |
İlerleyici kas dokusu harabiyeti ile kendisini
belli eder. Kas dokusu hacminde azalma,uyuşmalar ile ilerler. |
|
MULTİPL SKLEROZ |
Virüs enfeksiyonları ya da bağışıklık sistemi
bozuklukları sonucu geliştiği düşünülmektedir.20-40 yaşları
arsında sıktır. |
|
MYASTENİA GRAVİS |
Kas zayıflığı ve yorgunlukla karakterizedir.
Her iki cinste ve her yaşta olabilir. Hastalığın bağışıklık
sistemi ile ilgisi olduğu düşünülmektedir. |
|
NIEMAN PICK HASTALIĞI |
Kalıtsal özelliği olan bir hastalıktır.
Karaciğer,dalak,lenf düğümleri ve kemik iliğinde biyokimyasal
değişiklikler vardır. İleri aşamalarda beyin dokusu tutulumu
olabilir. |
|
NÖROFİBROMATOSİS |
Genetik olarak geçebilir. Tümör bulguları
vardır. Klasik anlamda omurilik ve kafa çiftlerine
yerleşir.kendisine has deri dökülmeleri vardır. Kanserleşme
ihtimali vardır ve kanserleştiği takdirde sarkom olarak
karşımıza çıkar. |
|
PARKİNSON HASTALIĞI |
Kaslarda genel sertlik,hareketlerde yavaşlama
ve statik titreme ile karakterizedir. Hasta yürürken kollarını
sallamadan ve öne doğru eğik pozisyonda yürür.yüz mimiksizdir.
Konuşma patlayıcı tarzdadır,kelimeler seçilemez. |
|
RECKLINGHAUSEN HASTALIĞI |
Nörofibromatosis |
|
TRİGEMİNAL NEVRALJİ |
Kafadaki sinirlerle ilgili bir hastalıktır.
Ani başlayan çok şiddetli ağrı ile karakterizedir. Ağrı ,yakıcı
batıcı tarzdadır. Yüzün belli bölgelerine
dokunmak,soğuk,çiğneme,yutkunma ağrıyı başlatabilir. |
|
YÜZ FELCİ |
Fasial Paralizi |
KAN HASTALIKLARI
Kan
,damarlar içinde sürekli dolaşan sıvı bir ortamdır. Plazma olarak
adlandırılan sıvı kısım ile onun içerisindeki süspansiyon halinde
tutulan hücrelerden oluşur. Kan,hücre ve dokuların dış ortamla ve
birbirleriyle bağlantısını sağlar. Kanın belli başlı fonksiyonları
şunlardır;
1-
Solunum;Akciğerlerden oksijen alıp,hücrelere getirmek ve buradaki
karbondioksiti geri akciğerlere taşıma görevini kırmızı
küreler(eritrosit) ve plazma yapar.
2-
Beslenme;Sindirim kanallarından besin maddelerini alıp hücrelere ve
karaciğere taşıma işi plazmanın görevidir.
3-
|